Shorhan

"Barbarlık Varsa Bilgelik de Vardı"

                                                                    

Ahmet Garip 'in fantastik romanı "Shorhan" ı online olarak okuyabilirsiniz

                             

Birinci Bölüm

"Bütün Aşklarda Sınanmadan Sevdana Sevda Demeyeceğim"

 

İkinci Bölüm

"İlahların Cezası
Vadi Yolunda Büyücülerle Savaş"

 

Üçüncü Bölüm

"Lacond Söylentisi"

 

Dördüncü Bölüm

"Koşin ve Duran Birliği"

 

Beşinci Bölüm

"Güney’in Kalbi Vadide Atıyordu"

 

Altıncı Bölüm

"Umut Doğar Umutsuzluktan, Bir Dost Gözü Görmeye Gör"

 

Yedinci Bölüm

"Kavga Sürüyor"

 

Sekizinci Bölüm

"Kader Kedersiz Aşılmamıştır Hiç "

 

Dokuzuncu Bölüm

"Sıcak Çayır Savaşı "

 

Onuncu Bölüm

"Düşüşlerin Habercisiydi Zaman"

 

Onbirinci Bölüm

"Vadideki Şüphe"

 

Onikinci Bölüm

"Tanrılar Ovası’nda Tarih Akıyordu"

 

Onüçüncü Bölüm

"Elçilere Zeval Olmaz"

 

"Ondördüncü Bölüm"

“Tarih Olur, Yiğitçe Bir Cesarete Denk Geldiğinde Zaman”

 

"Onbeşinci Bölüm"

“Sıra Bizde Ulular”

 

"Onaltıncı Bölüm"

“Hayat Dengeleri Gözetir”

 

"OnyedinciBölüm"

 “Yolcular Yolda Gerek, Sorumlular İyileştirsin Güney’in Yaralarını”

 

 

Üçüncü Bölüm

"Lacond Söylentisi"                                                     

                                                                                  "Umutsuzluğun her yüreğe zifti bir karanlık serdiği zamanlarda
      hiç beklemediğin bir yerden gelir umut.
Nadiren gerçeğin içinden ve çoğunlukla efsanedir
ve gerçek olur sen istersen.
Ne kadar seversen ve ne denli tutkuyla bağlanırsan,
o kadar gerçek.” (Bir Prenses sözü)

 

"Günlerin aydınlık, yüreğin ferah olsun derviş." dedi Zena.

Alamoon başını çevirdiğinde, Zena'nın aydınlık ve gülümseyen berrak yüzünü gördü. Oturmuş yanındaki çiçekleri okşuyordu. Güneş artık tepedeydi. Uzaktaki dağların dorukları karla kaplıydı. Ve çok uzaklarda dümdüz uzanan çayırlık, bir deniz gibi sakin ve dinginlik içindeydi.

Alamoon Zena'nın elini tutarak kalkmasına yardım etti. Onun da yüzü coşkun ve umutluydu.

"Seni iyi gördüm Zena, ölümsüzlerin en iyisi" dedi. Tedavisinin bu kadar kısa zamanda, bu denli iş görmesine çok sevindiği belli oluyordu.

"Yolculuğa hazır mısın Zena, vadiye gidiyoruz, yaraların nasıl oldu?" diye sordu Alamoon. Zena dikkat kesilmiş, havadaki tüm sesleri ve izleri takip etmeye çalışıyordu.

"Yaralarım iyi sayılır, bir çatışmayı göze alacak kadar olmasa da" diye cevapladı. Dikkati Alamoon'un geldiği yamaç yönündeydi.

  "Ama" diye devam etti, "Seninle yollarımız burada ayrılıyor. Sen vadi yolunda devam et. Ben vadinin son günü orada olmaya çalışacağım, fakat her durumda bana bir yoldaş gerek. Yolda kalmak istemem. Shorhan'ı kaçırmak istemem." Yavaş yavaş ormana doğru yürürken, rüzgârı önüne almış ve görüntüsü iyice flulaşmıştı. "Beni birkaç göz kırpması kadar bekle" diyerek ortadan kayboldu.

Alamoon ormana doğru bir siluetin süzülüşünü takip edebildi ancak. Kısa bir süre sonra ensesinden tuttuğu bir çocukla, ormanın sınırında belirdi tekrar. "Galiba yoldaşımı buldum Alamoon" diye bağırıyordu.

Alamoon'sa kahkahalarla gülerek, "Öyleyse aklım geride kalmayacak Zena. Bu çocuk Lacond savaşçılarına benziyor. Hem yiğit, hem alçakgönüllü, ikimizin de yaşamını kurtardı ama ortaya çıkmıyor."

Zena Alamoon'un yanına geldiğinde bıraktı ve üstünü başını temizledi çocuğun. Her yanında diken, kan, toz, ağaç kabukları ve yapraklar vardı.

"Adın ne senin çocuk?" diye sordu Alamoon. "Uzun süredir bu kadar küçük ve bu denli sıkı bir savaşçı görmemiştim."

Çocuk üstünü başını silkelerken, bu kadının fark ettirmeden kendisini nasıl yakaladığını düşünüyor, şaşkınlığı hâlâ yüzünden okunuyordu. Biraz utanmış bir hali vardı.

"Her yerde herkesin yanında söylemeyiz ismimizi, ama siz Shorhan'ın dostlarısınız, size söyleyebilirim. Adım Met. Size yardımcı olmam için Shorhan tarafından gönderildim. Ama bu kadını tanımıyorum" dedi usulca.
Alamoon atına atlamıştı. "Evet iyi bir yoldaş seçtin Zena, karanlık çökmeden atları gönderir    im, bekleyin beni" dedi.

Çocuk bağırdı, "Gerek yok, ben yakındaki köylerden hemen at bulurum." Alamoon kahkaha ata ata uzaklaşmıştı bile.

"Shorhan herkesi ve her şeyi anlattı bana ama senden bahsetmedi" dedi çocuk Zena'ya.

 Zena yüzünde tebessümle, "Bazen yarının gerçeği, bugünün sessizliğidir" diye yanıtladı ve birlikte  yürümeye başladılar.

 

Vadide Kamp Hazırlığı

 

Shorhan Met ve arkadaşları Set ve Nek vadiye vardıklarında, üç çadırlık küçük kamp çoktan kurulmuştu. Onların gelişi kampın küçük ahalisini hareketlendirmişti. Shorhan Met atından indiğinde genç bir kız koşarak yaklaştı ve onun üstüne atlayarak, "Haberlerin kendinden önce geliyor Met, adalet mi bu, günlerdir bizi burada boş boş bekletiyorsunuz." dedi.

 

Shorhan genç kızın başını okşayarak yürümeye devam etti. "Sen adalet nedir biliyor musun yiğit Ruz? Her yerde aradığımız ve sürekli kaçırdığımız değil mi o. Burası Lacond değil ki, adalet görünür olsun"

Ruz Shorhan'ı kolundan çekip durdurdu, lafını bitirmesini ister gibiydi.

"Alamoon, adalet sensin, benim, hepimiziz, bizim yaptıklarımız ve yaşamımızdır derdi. Acaba lanetlendik mi ki, bu kadar uzağındayız onun." dedi. Çok üzgün görünüyordu. Ruz daha fazla uzatmadı. Kampta yeni çadırlar kuruldu ve yeni nöbet yerleri oluşturuldu.
Bu sırada Ruz bağırdı. "Hey, Güney’in yiğit savaşçısı geliyor." Ve ona doğru koşmaya başladı. Seyn atından atladığında Ruz da onun boynuna atladı.

Seyn, "Yiğitlikte senin üstüne tanımam kız" dedi. Aynı sıcaklıkla kucakladı kızı.

Ruz Shorhan'ın gittiği tarafı işaret ederek, "Neyi var bunun?" diye sordu Seyn'e.

Seyn o yöne baktığında, eline balta almış odun kesmeye giden Shorhan Met'i gördü. "Yeni bir gün dönümündeyiz Ruz. Hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı, yeninin ise duramayacağı bir gündönümü bu. Böyle zamanlar allak bullak eder insanları, onu mazur gör" Seyn'in yanındaki çocuk, ses çıkarmadan atının üstünde bekliyordu.

"Hey bu da kim?" diye sordu Ruz.

Seyn bağırdı, "Hey Raydım ne bekliyorsun, artık geldik. İşte çok merak ettiğin Güney’in savaşçılarının kamp yeri, işte Vadi."

Sonra Ruz'a döndü, "Bakma böyle küçük ve utangaç olduğuna, dün gece hayatımı kurtardı"

Ruz şaşkınlık ve coşkuyla çocuğu tuttuğu gibi attan aşağıya aldı. Soran gözlerle çocuğa baktı.

Çocuk sadece "Abartıyor yaa..." diyebildi.

"Ooo" dedi, Ruz "Hem de alçakgönüllü ha."

Seyn'le çocuk kampa doğru yürürken, altıncı çadır neredeyse kurulmak üzereydi. Çadırların ortasında büyük ve uzun bir masa vardı, ve çadır aralarında eşit uzaklıkta birer meşe ağacı bulunuyordu. Atların serbest bırakıldığı alan, çadırların güneyindeydi. Nöbet yerleri de en çok bu taraftaydı. Batıda bir, doğuda bir, güneybatı ve güneydoğuda bir nöbet yeri varken, güney tarafında dört nöbet yeri vardı. Kuzey yolu sağlamdı. Hiçbir nöbet yeri görünmüyordu.

Seyn çocuğa, "Sen dinlenmene bak Raydım, ben çadırlarımızı kurmaya yardım edeyim." diyerek uzaklaştı.

Ruz yine güney tarafına doğru koşmaya ve bağırmaya başlamıştı. "Hey, büyük bilge babam da geldi işte"

Sesini duyanlar Alamoon'un geldiği yöne bakıp işlerine devam ettiler. Alamoon, herkes bakarken elini kaldırarak selam verdi.

Sonra atından inip Ruz'a sarıldı. "Senin olduğun yerde yiğitlik kime düşer ki, Ruz" dedi kızın yüzünü avuçlarının içine alarak. Sonra beraber kampa doğru yürüdüler.

"Tüm takımlar burada mı Ruz?" diye sordu Alamoon.

"Hayır." diye yanıtladı Ruz. "Kuzey yolunun durumunu araştıranlar Duran grubu ve güneybatı da Met'in dağıttığı soysuz rek kalıntılarının peşinden gidenler henüz gelmediler. Ama akşama kadar bekliyoruz" diye devam etti.
Alamoon, "Başka hiçbir yöne gurup çıkarmayın, yolları temizleye temizleye geldik. Nöbet kuleleri yeterli sıklıktaysa herkese burada ihtiyacımız var. Son gün Zena ile Met isminde bir çocuk bize katılacak. Yolları ve kuleleri haberdar edin" dedi ve piposunu çıkararak masada oturan Raydım'a doğru yürüdü. Bir an durdu ve bir şey söyleyecekmiş gibi başını çevirdi.

Ruz hemen Alamoon'un yanına koştu. "Bir şey mi vardı bilge babam?" diye sordu.

Alamoon, "Met nerede?" diye sordu.

"Baltasını alıp kuzey tarafında odun kesmeye gitti. İki genç savaşçıyı peşinden gönderdim. Yaklaşmadan etrafında çalışacaklar" diye yanıtladı.

Yaşlı adam kızın omzuna dokunup, sağol dercesine sıktı.

Dönecekken Ruz atıldı. "Neler oluyor bilge babam?"

Alamoon dönüp Ruz'un gözlerine baktı. "Neler olduğunu konuşmaya geldik yiğit Ruz. Eski yolların kapandığı zamanlar vardır. Biz biliriz ki, eski yollar kapandığında yeni yollar çıkar ortaya. Bir kısmı açıktır onların, bir kısmının da açılması gerekir. Böyle zamanlar yakar insanın aklını ve gönlünü. Herkes uyum sağlamalıdır yeniye, eski tükendiğinde" dedi ve dönüp yürümeye devam etti. Ruz olduğu yerde kalmıştı.
 

 Rekler, Büyücüler, Devzullar


Efsunlanmış yaralı rek savaşçısı güneyin derinliklerindeki bir dağ yamacında kurulu köye girdiğinde, tüm köyün etrafında ve içinde bir çok yerde büyük ateşler çoktan yakılmış, rekler masalardaki zengin sofralara kurulmuş; etrafı bu ateşlerde pişirilen etlerin kokusu sarmıştı.
rek savaşçısını fark eden nöbetçiler, onu karga tulumba atından indirerek bir kulübeye soktular. Onu kulübenin geniş odasında ortaya bırakan nöbetçiler, geri geri çekilerek çıktılar. rek savaşçısı korku içinde, bir titremeye tutulmuş gibiydi.

"Anlat" dedi bir ses.

Savaşçının önünde bir masa, masanın üstünde bir tütsü vardı. Tütsünün arkasında biri kadın, diğeri erkek iki yaşlı büyücü oturuyordu. Ses onlara ait değildi. Odanın her tarafını kaplayan perdelerin ardından geliyordu. O sese ilah devzul derlerdi.
"Yollar," dedi yaşlı kadın büyücü "ne durumda, gidenlerden hiç dönen olmadı. Casusların uçurdukları haberler doğru mu?"
"Sağ kalan olmadı benim bildiğim." diye yanıtladı rek, başı önünde. "Bir tek grup dışında. Kuzeyi kapatan grup olduğu yerde duruyor, onlar dışında tüm büyücüler, genç devzullar ve tüm rek savaşçıları pusularda katledildi."
"Ödenecek bedellere ne oldu?" diye sordu yaşlı, boğuk devzul sesi.
"Bedelleri toplayacağımız köyde dağıtıldık."
"Kim?" diye sordu, yaşlı erkek büyücü.
"Kendini Shorhan zanneden Met isimli bir savaşçı." diye yanıtladı rek.
"Zenaaa." diye fısıldadı Devzulun sesi.
"Rilte?" diye sordu yaşlı kadın büyücü.
"Onu bir çocuk hakladı okuyla, Zena'yla savaşırken." diye yanıtladı rek.
"Kim?" diye sordu devzulun sesi.
"Bilmiyoruz, daha önce hiç çıkmamıştı karşımıza."
"Ya genç devzullar?"dedi devzul sesi.
"Tümünü Zena hakladı, ama kendisi de ölümün eşiğinde. Sayılı nefesi vardır şu sıralar." diye yanıtladı rek
"Gönderin rekleri." dedi devzul sesi. "Bitmemiş bir işi varsa bitirsinler."
Kapı kendiliğinden, sanki rüzgârla açıldı ve nöbetçiler yaralı reki alıp dışarı çıktılar.
İçerde, yaşlı erkek büyücü, "Güneyin sınırına gidiyorlar, ama niçin Yera?" diye sordu, yaşlı kadın büyücüye.

Yera derin bir nefes çekerek tütsüyü söndürdü. "Tahminimiz doğru, kuzey yolunu daha da sağlamlaştırmamız gerek. Oradaki birliğe çok iş düşecek. İnanılmaz olanı yapmaya çalışıyorlar, kuzey yolunu açacaklar. Bu sadece bir hayal Emeç" diye yanıtladı.
Devzulun sesi öfkeliydi. "Yüzyıllardır güneyi kuzeye bağlayan yolları kapattık. Kuzey de tüm yollarını bize kapattı. Eğer o yollar açılırsa, tanrılar çağı da kapanacaktır. Bunun hayal olduğunu düşünen deyyuslar yüzünden Güney yolları kan gölüne döndü." Büyücüler korku içinde sallanıyorlardı.

Başka bir devzulun sesi sakin ve kesindi. "Kuzey yolları da, kuzey de yoktur. Bu umutsuzların ve yalnızların hayalidir. O hayali de biz yarattık, o umudu da. Kuzey denizdir. Döner döner yine güneyde olur kara, ve ulaşır bize. Umudunu yitirip öfkeye sarılanlara gösterilen bir hedeftir, yoldur o. Onlar o yola giderken, biz her seferinde kırar geçiririz onları. Bizden kurtulanların ise deniz bakar icabına. Tutun kuzey yollarını, kırabildiğinizin tümünü kırın."

 Büyücüler moral bulmuş halde kulübeden dışarı çıktılar. Tüm köy birdenbire ayağa kalkmıştı sanki. Her tarafta bir koşturmaca başlamıştı.

 

Zena Dönüş Yolunda


Çocuk Met atları getirdiğinde, Zena yaralarını temizlemiş, sarmış ve bakımını yapmıştı. Kendini iyi hissediyordu, bütün vücudunu saran gündelik ağrılar dışında. Umursamıyordu artık. Kendisini ayakta tutan tüm yapısı sağlam kalsın, yeterdi ona. Gerisini hallederdi ya kendisi, ya da zaman.
Çocuk atına binip, yüzünü Güney’in kuzey sınırına çevirmişti. Zena da atına bindiğinde, "Tersine gidiyoruz çocuk." dedi ve sürdü atını. Yavaş yavaş gidiyordu.

"Ama," dedi çocuk, Zena tebessümle çocuğa baktı, "Güney’deki Vadi’de bizi bekliyorlar" diye devam etti çocuk.

Zena gülümsedi. "Bazen," dedi "tersine giden yollar da çıkar doğru yola."

Çocuk bu cevapla yetinmedi. "Nereye gidiyoruz peki?" diye sordu.

"Kimselerin bilmediği bir yere." diye yanıtladı Zena.

"O zaman çok uzaklara gidiyoruz demek ki. Çünkü buralarda benim bilmediğim hiçbir yer yoktur."

Zena yol alırken, çocuğun hallerine, konuşmasına, ses tonuna, mimiklerine bakıp sürekli gülümsüyordu.

"Çoğunlukla" dedi Zena, "İyi bildiğimizi zannettiğimiz şeyler içinde bilinmedikleri keşfettiğimizde şaşarız hayata."

Çocuk, "İyi ama, o kadar vaktimiz var mı?" diye sordu.

Zena yüzünü gittikleri yöne çevirmiş, neşeli bir ezgiyi düzenli bir ritm eşliğinde sessizce mırıldanıyordu.
Birkaç saat bu ritm ve ezgi hiç değişmedi. Sonunda, "Hey Met, hiç deniz gördün mü hayatında?" diye sordu Zena.
Çocuk, "Çok uzaktır deniz, Güney’in orta sınırlarının dışına çıkmadım hiç."
"Öyleyse denizle tanışmaya hazırlan." diye neşeli bir sesle uyardı çocuğu Zena.

"Ama nasıl olur, hâlâ orta güneydeyiz."

Zena bir kahkaha attı. "Bazen" dedi, "kıyılar ulaşır, en ulaşılmaz sanılanlara."
Bir dağın doruğuna çıkmış, aşağı doğru iniyorlardı. Kapkara bir ormanın içinden, sonra bir ırmağın yanından geçtiler. Yol bitmişti. Atlar durdu. Karşılarına en uzun ağaçlardan daha uzun, arkasının kaya olduğu anlaşılan, çalı duvarları çıkmıştı.

"Söylemiştim sana" dedi çocuk, "Bu çalı duvarların arkasında uzanan, kayalıklardan dağ bulunur ama hiç kimse bu çalı ve kaya duvarları aşıp ulaşamamıştır o dağa. Bütün çevresini defalarca dolaştım buranın."

Zena, "Her sertliğin vardır bir yumuşak yanı" derken, atının terkisinden çıkardığı kılıcıyla, çalı ve kaya duvarın bir o tarafına, bir bu tarafına gidip geliyor ve sanki bir işaret arıyordu. Çocuğa bir matara su verdi ve, "İç" dedi. Çocuk içti. Zena sonunda bir noktada durdu ve hafif hareketlerle çalıları temizledi. Kayanın bir bölümü çıplak bir şekilde görünene kadar sürdürdü bunu. Sonra kılıcı bırakıp bir kama aldı ve kayaya saplayıp bir oyuk açtı. Bu işi o kadar kolay yaptı ki, sanki kaya değildi de oyduğu, topraktı.
Avucuna heybesinden çıkardığı bir toz alıp bu oyuğa koydu.

"Haydi gel biraz dolaşalım" dedi çocuğa. Elli adım ya gitmiş ya gitmemişlerdi ki, bir patlamayla geri döndüler. Çocuk şaşırmıştı. Patlamanın sesiyle, ortaya saçılan tozun, toprağın ve taşın boyutları birbirine uymuyordu. Küçük bir sese karşı, kayadan büyük parçalar kopmuştu. Patlama yerine geldiklerinde, bir atın geçebileceği büyüklükte bir yarık gördü çocuk. Zena yarıktan ilerledi. Sonra bir kulp bulup çekti, sanki sürgülü bir kapı açıldı ve ışık göründü. Burası mağara yolu gibi bir yoldu. Geçtiklerinde, Zena kapıyı tekrar çekip kapadı. Sürgülü kapının üzerinde büyük, yuvarlak demirden bir kol vardı. Zena atın üstünde ayağa kalkıp, bu kolu sola doğru itti. Büyük bir gürültü kapladı ortalığı. Sanki kapının diğer tarafından toprak ve kaya parçaları dökülüyordu.

Çocuk, "Kaçalım Zena" diye bağırdı panik içinde.

Zena, "Korkma çocuk" derken gülüyordu. "Bilinmezler korkutur insanı, senin bilmediğin benim bildiğim olabilir. Etrafına bak, korkmadan önce." diyerek sakinleştirdi çocuğu.

Yola devam ettiklerinde, atların ayaklarının altından akan su, önce bir ırmağa, sonra çağlayana döndü. Atlar çağlayanın yanındaki patika yoldan gidiyordu. Çağlayanın bittiği nokta, şelalenin başladığı yerdi. Atlarını en tepede durdurdular. Görünen manzara inanılmazdı.

Çocuk büyülenmiş gibiydi. Karşıda çok geniş bir boğazdan gelir gibi görünen ve kıyısı olan bir deniz vardı. Hemen yanı başlarından dökülen çağlayanın oluşturduğu şelale çok yüksek bir uçurumu işaret ediyordu. Çağlayan aşağılardan kıvrıla kıvrıla denize akıyordu. Etrafı, düzenlendiği belli olan ormanlarla çevriliydi. Denize yakın ormanlık bölümlerin ortalarında açık ve düz çayırlıklar vardı. Dikkatli bakıldığında, çayırlık gibi görünen geniş boşlukların düzenlenmiş tarım alanları olduğu anlaşılıyordu. Arkalarında kayadan bir dağ yükseliyordu.

Zena heybesinden kırmızı bir bayrak çıkardı ve salladı. Ormanın çağlayan kenarındaki bir ağacın tepesine kurulmuş olan nöbetçi kulübesi, nöbetçinin salladığı kırmızı bayrakla görünür olmuştu. Deniz kıyısına kadar böyle birçok kırmızı bayrağın sallandığını görmüştü çocuk.

Zena çocuğun şaşkın, mutlu, güleç ve duru yüzüne baktı. "Hayatta ilk kez adı, gönlü ve aklı aynı olan iki dostum oluyor" dedi. Çocuk anladığını ifade eder şekilde bilgiççe gülümsedi Zena'ya. Ve atlarını, patikayı izleyerek, yokuş aşağı sürdüler. Aşağıya ulaştıklarında ırmağın kenarındaki patikadan denize kadar at sürdüler. Açılmış tarım alanlarının yanından geçerlerken, çocuklar coşkuyla ve bağrışarak, büyükler sevgi ve saygıyla Zena'yı selamlıyor, Zena da onlara el sallıyordu.

Denizin sahile olan kıyısı da düzenlenmişti. Kıyı ormana doğru en az beş yüz metre açılmış ve gerek tarım, gerekse yerleşim için toprakla örtülmüştü. Kulübeler orman kenarındaydı.
Onları karşılayan genç kızın bir savaşçı olduğu duruşundan, giysisinden, taşıdığı silahlardan belli oluyordu. Fakat yine de elinde tarım araçları vardı. Elindekileri bırakıp onları karşılamaya gelmişti. "Bu kez çok özlettin kendini Zena, kara haberlere çok gözyaşı döktük burada. Gerçi hemen ardından gelen iyi haberlerle güldük ama son aylarda huzurumuz kalmadı diyebilirim" diye konuştu genç kız.

"Haklısın Koşin" dedi Zena. "Ben de tüm bunları konuşmak, danışmak, karar almak için geldim, fakat çok yorgun ve yaralıyım. Gönlümün yarası diğerlerini aşar, aklımın yaraları danışmaya ihtiyaç duyar, ve vücudum sihirli ellerinize muhtaç. İçimde çok fazla karanlık ağrı ve sadece iki günüm var. Üçüncü gün, Güney’in vadisinde olmam gerek. Dünya geçiyor, geçişin yolları burada ve vadide kararlaştırılacak, düşmanın kararını saymasak elbet, bir de yaşamın kendi akışını."

"Anlıyorum." dedi Koşin. "Elimizden geldiğince yetiştireceğiz hepsini. Açılacaksa yeni yollar, açacakları da yetiştirir hayat, merak etme sen."

Etrafta bir koşuşturmaca başladı. Ateşler yakıldı, kazanlar kaynatıldı, bitkiler öğütüldü, ışıklar ve rüzgârlar toplandı. Zena, atından indiğinde içtiği sıvı sayesinde rahatlamış ve derin bir uykuya dalmıştı. Bu uyku özeldi. Hem çevrenin hareketini algılar, hem de kendi düşüncelerini çevreye algılatabilirdin istersen. Çocuk temizlenip, karnı doyurulduktan sonra, Koşin'in kızkardeşiyle deniz kenarına inmişti. Zena çırılçıplak soyulmuş, baştan aşağı tekrar ve tekrar, taze taze hazırlanan sıvı ilaç ve merhemlerle ovulmaktaydı. Düşüncesinde Shorhan'ı aramakta ve ona söyleyeceği sözleri hazırlamaktaydı. Koşin, Zena'nın düşüncelerini izlemeye çalışıyor ama bir türlü yetişemiyordu.

Bir an kendini kurtarır gibi geri çekti ve yanındaki yaşlı bilge kadına, "Daha önce hiçbir zaman bu denli yoğunluk altında kalmadım" dedi.

Yaşlı bilge kadın Zena'nın başını avucunun içine aldı. Zena sanki biraz daha rahatlamıştı. Yaşlı bilge kadın, Koşin'e, "Çünkü," dedi, "daha önce sorulmamış sorular var o kafada ve daha önce verilmemiş, emin olunamayan cevaplar ile, her yöne çekilebilecek rüşeymi düşünceler. Yaşlı bilge avucundaki Zena'nın başını gevşetti ve yine avuçladı. Zena'da bir gerginlik sezmişti, kendi düşüncelerini aktardı ona, "Kaygılanma Zena, istemediğin hiçbir şeyi yazmam aklıma ve gönlüme, sağlığına ve mutluluğuna işaret eden, karanlığa bulaşmayan hiçbir eyleyişin sakıncası yoktur" Zena düşüncesinde Shorhan'ı bulmuştu.

Shorhan Met, saatlerdir odun kesiyordu. Baltayı eline alıp ilk ölü ağacı bulduğundan beri kesip doğradığı kaçıncı ağaç olduğunun kendisi de farkında değildi. Başlangıçta o kadar pervasız, öfkeli ve esirgemeksizin savuruyordu ki baltayı, ölü ağaçlar etrafındaki canlı ağaçlar hışırdıyorlardı sanki kendilerini koruma güdüsü ile. Artık yorulmuştu. İyice yavaşlamış, daha çok düşüncelere dalmıştı. Etrafında bulunan iki gözcü, onun kestiği ve doğradığı odunları kampa taşımaya yetişememişlerdi. Yanlarına yardımcı alıp, yine gelip, yine taşıyorlardı.
Bir ara içlerinden biri, diğerine, "Kampın aylık odun ihtiyacı çıktı sanırım." demişti. Shorhan neden öfkeli, coşkun, heyecanlı ve yarım kalmış gibi hissettiğini anlayamıyordu. Sondan bir önceki çatışmadan ve Zena'dan beri içine girdiği duygu selinin neden önüne geçemediğini, geçmek istemediğini bilmiyordu. Aklında bütün düşüncelerini bölen isim, her an her yerde geliyor, araya giriyor hiçbir düşüncesini tamamlayamıyordu. Her düşüncesi Zena'yı sayıklayarak bölünüyordu. Zena ise kafasında bir anlam bütünlüğüne kavuşamamıştı. O da yarımdı ama sanki bütün gibi hayalinde canlanıyordu. "Zena" dediğinde, aslında tam olarak bir şey çağrışmıyordu. Sadece yarım kalmış bir çok hayalin hepsi birden hücum ediyordu beynine. Onu böyle öfkeli yapan ve bir kabustan uyanamama haline yaklaştıran duygunun sebebi buydu.

'Niçin Zena tekrar gelmemişti? Büyücü Rilte'nin yol hakkında konuştukları neydi? Zena'nın ona gösterdiği yol neyi ifade ediyordu? Nereden çıkmıştı uzak dünyaların, uzak yolları şimdi. Daha burada doğru dürüst bir şey yapabilmiş değildi. Nasıl olmuştu da bir tek kerede gönlü Zena hayali ile dolmuştu. Nasıl olmuştu da ondan başka bir şey düşünemez olmuştu. Aklının ve gönlünün bir yanına coşku, heyecan, aşk ve tutku, hakim olmuştu. Kendi sakin ve dingin akışı içinde bu yan, Shorhan Met'i sarhoş ediyordu. Bir gece rüyasında Zena'yı görmüştü. Ona aklının ve gönlünün bu yanını açmış göstermişti. İçinden gelen tüm duyguları coşkunca ifade etmişti ve bu saatlerce sürmüştü. O zaman Zena şöyle seslenmişti ona, "”Zaman çok garip. Nadiren rastlar bir canlı, yaşamında; anlatmak istediğinin tam olarak anlaşıldığı ve anlatılanı tam olarak anladığı bir ana ve canlıya. Zor zamanlardır böyle anlar ve fark etmeden geçer gider zamanda ve insanda” Zena’nın sesini duymaktan çok mutlu olmuştu Shorhan Met. Ama rüyadan uyandığında uzun sürmemişti mutluluğu. Aklına ve ruhuna sükunet hakim değildi artık.