Shorhan

"Barbarlık Varsa Bilgelik de Vardı"

                                                                    

Ahmet Garip 'in fantastik romanı "Shorhan" ı online olarak okuyabilirsiniz

                             

Birinci Bölüm

"Bütün Aşklarda Sınanmadan Sevdana Sevda Demeyeceğim"

 

İkinci Bölüm

"İlahların Cezası
Vadi Yolunda Büyücülerle Savaş"

 

Üçüncü Bölüm

"Lacond Söylentisi"

 

Dördüncü Bölüm

"Koşin ve Duran Birliği"

 

Beşinci Bölüm

"Güney’in Kalbi Vadide Atıyordu"

 

Altıncı Bölüm

"Umut Doğar Umutsuzluktan, Bir Dost Gözü Görmeye Gör"

 

Yedinci Bölüm

"Kavga Sürüyor"

 

Sekizinci Bölüm

"Kader Kedersiz Aşılmamıştır Hiç "

 

Dokuzuncu Bölüm

"Sıcak Çayır Savaşı "

 

Onuncu Bölüm

"Düşüşlerin Habercisiydi Zaman"

 

Onbirinci Bölüm

"Vadideki Şüphe"

 

Onikinci Bölüm

"Tanrılar Ovası’nda Tarih Akıyordu"

 

Onüçüncü Bölüm

"Elçilere Zeval Olmaz"

 

"Ondördüncü Bölüm"

“Tarih Olur, Yiğitçe Bir Cesarete Denk Geldiğinde Zaman”

 

"Onbeşinci Bölüm"

“Sıra Bizde Ulular”

 

"Onaltıncı Bölüm"

“Hayat Dengeleri Gözetir”

 

"OnyedinciBölüm"

 “Yolcular Yolda Gerek, Sorumlular İyileştirsin Güney’in Yaralarını”

 

 

 

Sekizinci Bölüm

"Kader Kedersiz Aşılmamıştır Hiç "

 

                                                                                  “Acı ve keder her tomurcuğun kaderidir,
elbet büyürken zorlanacaktır her şey”
Bir Koşin sözü
 

“Kavgaya tecrübeli savaşçı öfkelenmez, başarmanın sırrını bilenler korkmaz, bilgelik yolunda olanlar dövüşmeden önce yenerler ya da bilerek kaybederlerken, geleceğin toprağına düşerler. Sadece gün görmemiş olanlardır dövüşe kazanmak için başlayanlar” Alamoon bilgelikle dolu konuşmasını bitirdiğinde, uzun masada uzunca bir sessizlik hakim oldu. Ardından bir alkış tufanı koptu. Tüm savaşçılara ve bilgelere aklın gücünü anlattı Alamoon ve kazanmanın zafer sarhoşluğunu lanetledi. Düşmenin ve yenilginin yeni bir yaşamın başlangıcı olduğuna işaret etti ve acıyı, kederi yüceltmedi. Bir akıştı zaman. Bazen kazançlar, bazen düşüşlerle de sürse. Yaşamın kendisi güzeldi, akışın sesi bazen acıydı ve bazen de coşku. Akmanın kendisi güzeldi.

Seyn ve arkadaşlarının başlayacak olan savaşı ve ardından Shorhan, Ruz, Nek, Koşin, Duran, Zena ve Birleşik Güney’in tüm birliklerinin Vadi’nin kaderini belirleyecek savaşları, Alamoon’un konuşmasıyla birleşince, tüyleri diken diken eden bir heyecan, coşku ve yiğitlik rüzgârları estirmişti Vadi’de.

 

Seyn ve Berf’in Savaşı

 

Eskimiş ceylan derisi rengindeki dökülmüş ve kurumuş yaprakların üzerinde at süren Seyn’in kaygılı olduğu yüzünden belli oluyordu. Isıran soğuk bir rüzgâra rağmen, gökyüzünde parlayan güneş gibi ışıltılar içinde olan Berf, Seyn’i uyarmaya çalışıyordu.

“Seyn, bunlar yüz kişilik bir birlik ama, bildiğimiz efsunlanmış reklerden değiller. Bu her hallerinden belli oluyor. Diriler ve atları oldukça güçlü görünüyor. Tümüyle büyücülerden oluşmuş bir birlik olmasından kuşkulanıyorum.”

Seyn yanındaki savaşçıya sevgiyle baktı. “Tanrılar Ovası’nın prensesi, bazen bir komutanken görürüm seni,  bazen bir ulak. Bazen yaralıları toplarsın meydanlardan, bazen su taşırsın köylülere. Bazen ıssız tepelerde siluetin vurur ve durgun sularda yansımasını görürüm yalnızlığının. Odun keserken bir delikanlı hızında, avdayken çevik bir kartal gibisin. Nedir seni böyle hüzünlü ve coşkulu akıtan ırmağın sırrı?”

Berf’in gözleri, Seyn’in övgülerine karşılık, mahcubiyetle cevap verdi. “Tanrılar Ovası’nın yasaları farklıdır Seyn. Bilirsin bunu. Bizden değildir iyiliğimiz ve eylediklerimiz; verilmiştir bize. Bu yüzden alışık ve hak etmiş değiliz övgüleri” Berf çok genç bir savaşçıydı. Güzelliği ve iyiliği ile ünlüydü tüm Güney’de. Diğer prenseslerden onu ayıran en önemli özelliği yumuşaklığı ve alçak gönüllülüğüydü.

“Kaygılarını anlıyorum.” diye devam etti Seyn. Eski zamanlardan beri her zaman açık olan bir yolda ilerliyorlardı. Her iki tarafı kayın ağaçlarıyla kaplı kadim bir bölgeydi. Yol, bir birliğin rahatça yol alabileceği kadar geniş, disiplinli bir ilerleyişi bozdurmayacak kadar da dardı. Seyn’in son yılları çoğunlukla bu bölgede geçmişti. “Benim kaygım daha çok Vadi’yle ilgili. Nerdeyse tüm güçleri aldık. Ve sadece bilgelerle orta yaşlı, on kadar savaşçı ve birkaç nöbetçi kaldı.”

“Buna zorunluyduk Seyn” dedi Berf ve devam etti, “Bizim toplam 120 kişilik gücümüz var, karşımızdaki güç daha az olmasına karşın öldürücü darbeyi vurmak için geliyor. Asıl tehlike bu. Bunlar normal değil Seyn. Hepsinin seçilmiş gibi bir havası vardı.”

“Ne düşünüyorsun öyleyse Berf” dedi Seyn. “Aklından ve gönlünden geçenler nedir?”

Berf dikkatlice Seyn’e baktı. “Haddime düşmez Seyn, senin yanındayım üstünde değil. Ama diyeceğim odur ki, bir plan yapmalıyız. Hem de tüm birlikle birlikte. Eğer, her zamanki karşılaşmalardan birini yapacaksak bilmelisin ki, belki onlar Vadi’ye ulaşamaz ama bizden de büyük savaşa yetişecek tek kişi kalmayacaktır ayakları üstünde.”

Seyn elini kaldırdı atını durdurdu ve yumruğunu bileğinden büküp atından indiğinde tüm birlik atından inmişti. Bir daire şeklini aldılar ve oturdular.

 

Yıldız Halkı Şûrası

 

Tanrılar Ovası’nda sessizlik devam ediyordu. En kalabalık konseylerin danışma toplantısı dağılmış ve kesin bir sonuca ulaşamamışlar, konsey binasının dışında, dışarıda, tartışma turlarına devam ediyorlardı. Şûra salonunda ise hararetli tartışmalar, suçlamalar, yargılamalar ve övgüler sürüyordu. Dışarıdan bakıldığında salonun büyüklüğü hiçbir şekilde anlaşılmıyordu. Salonun içinde bulunduğu binanın çatısı hafif kubbemsi ve toprak yüzeyiyle aynı hizadaydı. Salona merdivenlerle iniliyordu ve ışığı tavandan alıyordu. Salonda hiç pencere yoktu. Tavanı oluşturan çatı ışık geçiren, cama benzer ama cam olmayan kırılmaz bir maddeden yapılmıştı. Duvarlarda büyükçe resimler vardı. Dikkat edildiğinde tüm resimlerin birbirini tamamlayan bir hikâyenin parçası olduğu anlaşılıyordu. Resimlerde kullanılan boyalardan olsa gerek, en küçük bir ışığı bile yansıtma özelliği vardı ve sanki salonun aydınlatma sistemi bu resimlerdi aynı zamanda. İnsanların Tanrılar Ovası diye andığı ve oraya giden kimsenin hakkında bir şey hatırlamadığı bu ovanın sakinleri kendilerine, Yıldız halkı derlerdi. Resimlerde de yıldızların oluş ve akış hikâyeleri vardı. Her oluş ve akışı gördüğünüzde, sanki aynı resimde sebep ve sonuçları da görüyordunuz.

Firuz’un yüzü, yuvarlak Şûra salonunda o güne dek söylenmemiş sözleri işitmekten dolayı acı ve kederle doluydu. Zena’nın gözlerindeki ateş ise hâlâ aynı heyecanla yanıyordu. Zena eliyle yanında oturan Firuz’un kolunu tutup sıktı. Sanki, ‘canını sıkma’ der gibiydi.

Salonda ortası boş bırakılmış ve yuvarlak bir şekilde oturan 130 kişilik Yıldız Halkı temsilcisi vardı. Salonun yarıdan çoğunu yaşlılar oluşturuyordu. Gençler daha sakin ve Zena’ya tam destek sunmuş gibiydiler. Yaşlılar ise ikiye bölünmüştü; bir bölümü Zena için söylenmedik söz bırakmamışlardı.

Güney’i talan eden ilah bozuntusu devzullar  ve büyücülerin, yüzyıllar boyunca ovadan atılan Yıldız halkı sakinlerinden oluştuğu yolundaki teoriden yola çıkılarak  Zena, bunlara hiçbir hoşgörü göstermemekle, insanların gözünde tanrılar ve tanrıçalar yaratmaya zemin hazırlayan pervasız davranışlarda bulunmakla ve densiz böbürlenmelere sahip olmakla suçlandı. Onlara göre Zena, Güney’in insanlarına gözbağcılığı yapıyordu ve onları etkisi altına alıp kendi duygularını tatmin ediyordu. Yıldız halkı her zaman ve her yerde barışın savunucusu olmak yerine, -giderek her gün daha fazla olmak üzere- çatışmalara taraf olmaya başlamıştı. Pusuya düşürülerek ya da çatışmalarda ona yakın genç ova sakini kaybedilmişti. Bu ovanın bin yıllık tarihinde ilk kez oluyordu. Her şeyin sorumlusu olarak Zena’yı gösteriyorlardı.

Zena’nın yüzü ifadesizdi ama tüm konuşanlara ve konuşulanlara gerekli özeni göstermeye çalıştığı anlaşılıyordu.

Salonun en yaşlılarından biri elini havaya kaldırdı. Zena, hızla ayağa kalkmaya çalışan bembeyaz  uzun saçları ve sakalları olan ihtiyarın koluna girdi. Diğer eliyle bir tabure kaptı ve dairenin ortasına getirdiği ihtiyarın yavaşça oturmasını sağladı. Önünde eğilip selam verdikten sonra yerine geçti. Yaşlı adam oturduğu yerden kalabalığa göz gezdirdi. “Görüyorum ki“ dedi, “yüzlerinizde öfke, coşku ve nefret var. Bu salonun ortak duygusu ise bıkkınlık. Bu tehlikeli bir duygudur. Yıldız halkına ne tek tek, ne de topluca hiç yakışmıyor. Sonu, yenilgi ya da ‘ne olursa olsun’ demeye varacağı için değil, ama yaşam gibi kalp atışlarımızın, nefes alışlarımızın ahengini ve anlamını bozacağı için. Bu lanetli devzul ve büyücü tayfasının nereden geldiği  konusunda kimse kesin bir şey söyleyemez. Belki de doğrudur. Hepsi ya da bir kısmı halkımızın öfkesine çarpan kardeşlerimizdir. Elbette denilebilir ki, Yıldız halkı kendi kardeşlerini öldürüyor. Bu gerçekten de doğru bir teşhis olur mu?” Sesi biraz sertleşmişti ihtiyarın. “Ne zamandan beri olayların taraflarını, iyilik ve kötülüğe göre değil de, kan ve soy bağına göre yapıyoruz. Evet halkımızın içinden de bu halkın gazabına uğrayanlar olduğu doğrudur. Ama yıllar boyunca o insanlara, -bu halkın içindeyken ve dışındayken- her tür yardım elini uzattığımız da doğrudur. O eli defalarca iten ve hatta kesen de onlar değil midir? ‘nasihat edilemeyene, yardım da edilemez’ diye bir sözümüzü hatırlıyorum.

Elbetteki doğrudur. Halkımız ve Güney klanları Zena’nın temsilciliği sırasında çok acılar çekti. Evet Zena ve arkadaşları, Güney’e devzul  ve büyücü tayfasının yerleşmesine ve egemen olmasına engel olamadılar. Ama ne zamandır, Yıldız halkı yaşamın iradesinin ve akışının önüne kendi gelecek planlarını dayatmaya hak kazandı. Benim bilgim olmadan böyle bir karar mı alındı? Zena’yı yaptıklarıyla ya da yapmadıklarıyla yargılayamayız. Artık sıradan bir Güney insanı bile, eski ile yeninin çatıştığı bir çağdan başka bir çağa geçişin sürecinde olduğumuzu bilmiyor mu? Olanlar ya da olmayanlar Zena’dan değildir. Eski kapılar kapanıyor ve yenilerin açılması gerek. Açık olanlardan girilmesi gerek. Elbette ki, açılan ya da zorlanan her kapıdan kimsenin bilmediği yeni hayatlar geliyor ve artarak da gelecektir. Bunlar kimi zaman halkımıza iyi görünecek, kimi zaman kötü. Zamanın geçiş, dünyanın dönüş ve yaşamın akış sebebini Zena da aramak hayatı okuyamamaktır. Elbetteki Zena zamanında hep yeni, farklı ve kötü şeyler oldu. Ama bu zamanın karakteridir, Zena’nın değil.

Ovanın sınırına düşman bütün pervasızlığı ile yaklaşıyor. Yarım güneş vakti sonra ya da şafakta, ovamızı yok etmek ve ardından Vadi’yi talan etmek için harekete geçecekler.

Ovanın Şûra’sı ve Yıldız halkı kadim yurtlarımızdaki kardeşlerimizin yanına ulaşabilir elbet, ancak Güney’in zaman kapıları halkımıza emanet edilmiştir. Ve o kapılardan şimdi akan, değişen bir zaman var. Gidersek, bu kapılar kötülüğün ve karanlığın yoluna akacaktır. Ve bize yapmamız gereken konusunda yardımcı işaretler var. Eğer değişen zamana talip olanlar olmasaydı, eğer karanlığa ve kötülüğe karşı savaşanlar olmasaydı, eğer giderek kararan bu dünyada aydınlığın nefesini yaşatanlar olmasaydı ve eğer bunları yapanlar çocuğu, yaşlısı, genci, erkeği ve kadınıyla; çeşitliliği ve çelişkileriyle bir halk olmasaydı, o zaman Yıldız halkının zamana müdahale etme hakkı yoktur denilebilirdi. Oysa şimdi, Shorhan Met, Duran, Seyn, Küçük Met ve Nek, Yiğit Ruz, Raydım çocuk ve tüm arkadaşları üzerimize gelen ordunun geri saflarına saldırılar düzenlemekle meşguller. Alamoon, Sena ve 60 insan vadide zamana nasıl sahip çıkılacağını kararlaştırıyorlar. Şila 150 savaşçısıyla yardıma geliyor. Yani zamanın sahipleri yalnızca devzul ve büyücüler ile onların efsunladıkları uyuşuk rek orduları değildir. Yıldız halkı zamanın, karanlığın yolunda akmasına engel olmaya çalışanları tam ve aktif bir şekilde savunmalıdır. Bu zamana karşı sorumluluğumuzdur” dedi ihtiyar ve Zena’nın yardımıyla yerine oturdu.

Zena’ya karşı öfkeli konuşmalar yapan ihtiyar bir kadın,

“Zena ne diyor tüm konuşmalara.” diye sert bir sesle sordu.

Tüm yüzler Zena’ya dönmüştü. Zena ayağa kalkarak, ortaya yürüdü ve oturanlara bakarak şöyle konuştu, “Bu halkın bir neferi olarak, Yıldız halkının iradesinin üstünde bir iradem yoktur. Şûra neye karar verirse onu yapacağız. Tüm görüşleri saygıyla ve sevgiyle dinledim. Hepsinden öğrendim. Dışarıda 1500 kişilik ordumuz hazır beklemektedir. Eğer Şûra savaşmayı reddederse, tüm Yıldız halkının yolları hazırlanmıştır. Ancak eğer halkımız gitmeye karar verirse, müsaade ederseniz ben tek başıma kalıp savaşanların kaderine ortak olacağım. Zamana karşı, kendi adıma ve halkım adına borcum var. Kader yolunu değiştirecekse, insanlarla birlikte beni de o yola sermelidir.” Firuz’un yüzü bembeyaz olmuştu. Ayağa fırlayıp haykırmamak için kendini zor tuttu.

“Divanın kararı için herkes dışarıda beklesin.” dedi genç bir ses. Ve Zena gençlerle birlikte dışarı çıktı. Firuz içeride kalmıştı.

 

Shorhan’ın Hüznü

 

Shorhan ve yoldaşları, son geri birliği dağıttıktan sonra kısa bir mola vermiş, plan yapıp tekrar harekete geçmişlerdi. Dev orduların büyülenmiş gibi sadece ileri yürümelerini fırsat bilip, gerilerine yaklaşıp yaylarını çalıştırıyorlardı. Bu  orduların gerisini sadece bir birlik tutuyor ve bu birlik, Güney’in savaşçılarının tacizine uğradığında mevzileniyor, tacizlere cevap veriyor ve çatışıyordu.  Gerilerindeki bu hareket  orduların ilerleyişini bozmuyor, hiçbir şey yokmuş gibi yollarına devam ediyorlardı. Geri birlik, tacizcilerin üstüne çekildikçe dağılıyor ve Shorhan’ın planı işliyordu. Hepsinin icabına bakılınca tacizler devam ediyordu.

Ordular Rüzgârlı Tepe’yi aştıktan sonra, kayalık dağlara yaklaşmış ve durmuşlardı. Shorhan ve yoldaşları orduların kendilerini görebileceği ama kolayca ulaşamayacağı bir uzaklıkta dağınık bir şekilde toplanmaya başlamışlardı.

Vadi’den ayrılan savaşçılar, klanlarından topladıkları savaşabilecek herkesle yollara düşmüş, parça parça Rüzgârlı Tepe’yi aşıyor, Shorhan ve arkadaşlarının çevresinde toplanıyorlardı. Henüz varmamıştı ama haberi gelenler arasında, yola çıkan en kalabalık grup Sena’nın klanından 100 kadar savaşçıydı. Tepenin büyücüler ordularına bakan yamaçlarında en fazla 500 kadar savaşçı toplanmıştı. Durum umutsuz olarak dahi anlatılamazdı. Kaya dağlarına, en uzun çam ağacı ölçüsüyle, beş yüz çam uzunluğu vardı ya da yoktu. Ve koca düzlük, parça parça küçük ağaçlıklar sayılmazsa tümüyle devzul ve büyücülerin ordularıyla kaplıydı. İki gücü karşılaştırmak imkansız gibiydi. Evet rekler bugün özellikle çok kolay yemdiler. Nasıl bu denli efsunlandıklarını anlamak mümkün değildi. Eğer şeytani bir plan yoksa, sanki zorla ayağa kaldırılmış ve sanki zorla getirilmiş gibi bir halleri vardı. Ancak bu durumlarına rağmen çok kalabalıktılar, ayrıca orduların içinde diri gibi görünen, atları güçlü ve disiplinli duran birlikler de vardı.

Shorhan ve arkadaşları bunları birlikler halinde ilk kez görüyorlardı. Klanlardan bedellerin toplandığı zamanlarda, reklerin yanında bunlardan da bir kaçı olurdu. Haklarında, batıdan devşirilen ve bedellerle gözleri boyanan vahşi kan içiciler olduklarından başka bir şey bilmiyorlardı.

Koca düzlüğün orasında burasında kar birikintileri vardı. Güneşin altında kızıl bulutlar toplanmış, Rüzgârlı Tepe’den aşağıya doğru, heyecanlı yüreklere iyi gelen soğuk  bir rüzgâr ıslık çalıyordu.

Yamaçlarda kaderden kaçılamayacağından beslenen bir cesaret, umutsuzlukla beslenip, pervasız duygular oluşturmuştu. Savaşçılar öbek öbek güleç sohbetlerle kaderlerine meydan okuyor ve sanki kendileriyle dalga geçiyorlardı. Sanki düşeceklerinden emindiler ve sanki düşerken şu koca orduları, Güney’in belası olmaya muktedir yapan güçlerini kıracaklarından da emindiler.

Ruz bir ağaca yaslanmış, iyice artan ağrılarını etrafa sezdirmemeye çalışıyordu. Nek onun bu hallerini anlamış, çantasından çıkardığı otları kar suyuyla karıp, etraftakilerden bulduğu bir kabın içine atıp, yakılan ateşin üstüne koymuştu.

Reklerin ordusunun geri planına yerleşmiş büyücü şarlatanlarının uzaktan görünüşü bile moralleri bozmaya yetiyordu. Ordunun etrafında tek tek reklerin ağaçların arkasına gidip geldiği gözleniyordu. Bu gidiş gelişler hafif bir hareketlilik yaratıyordu. Yamaçlarda en genç olanlar, büyücü şarlatanlara kılıçlarının tersini gösteriyor ve havaya komik bir şekilde tekme sallıyorlardı. Klanlardan gelen bazı gençler, koşarak biraz ileri gidiyor, el kol hareketleriyle büyücülere taciz etmeye çalışıyor, gülerek geri dönüyorlardı.

Ruz, şifalı çayı içerken, her zaman koruması gibi hareket eden Nek’i çağırmış ve ağaçların ardına giden rek askerlerini işaret etmişti. Nek, on kadar çuvalı alıp, arkadaşlarıyla o yöne doğru hareket etmiş ve gözden kaybolmuştu.

 

Koşin, Duran, Raydım ve Shorhan Met birkaç klan savaşçı önderiyle birlikte bir kayanın dibine oturmuş, hem orduları seyrediyor, hem de sohbet ediyorlardı.

Koşin, Çok merak ediyorum Tanrılar Ovası’nda ne oluyor acaba?” derken, Shorhan Met’e bakıyordu. Shorhan Met’in gözlerinde bir an Zena canlandı ve kayboldu.

Ruz, Shorhan’a bakıyor ve onun çaresiz bakışlarından acı duyuyordu. O bakışlar ne zaman ifadesizleşse, Ruz, Shorhan’ın çaresiz olduğunu anlardı.

 “Koca Shorhan ne düşünüyor acaba?” dedi.

Shorhan Met, Ruz’a baktı. Onun acılarını anlıyordu. Ve şu an o acıları dindirmek için uğraşamadığı hatta, Ruz’un acılarına düşüncesinde bile ortak olamadığı için çaresizliği daha da artıyordu. Ruz onun can yoldaşıydı, uzun zamanlardır geceleri ve gündüzleri birlikte at sürmüşler, birlikte adalet peşinden gitmişlerdi. Ordularla bu karşılaşma çok erken olmuştu, çok erken. Henüz hazırlığın başındaydılar oysa. Devzullar ve büyücüler işlerini iyi biliyorlardı. Hiç zaman tanımamışlardı. “Yiğit Ruz tanır Met’i ve Met bilir Ruz’un acılarını ve dostluğunu. Sevgili Ruz, dilerim şafağımız olur bugün ve dilerim son şafağımız bu olmasın.” Birbirlerinin gözlerine baktılar ve o bakışlarda güç ve dostluk buldu her ikisi de.

Duran, “Ne düşünüyorsun Met?” dedi, “Ordular o kadar büyük ki, bir plan yapalım demeye dahi dilim varmıyor.”

Raydım çocuk atıldı. “Biz, köyde çocuklarla savaşçılık oynadığımızda, bazen Küçük Met ve benim dışımdaki tüm arkadaşlar elenirdi. Sadece ikimiz büyük bir gurupla baş başa kalırdık. İşte, böyle zamanlarda Küçük Met ve ben, güvenli bir uzaklıktan yaklaşıp geri kaçarak, karşı takımın tümünü elerdik.” dedi ve sustu. Gözleri Shorhan Met’teydi. Shorhan Met ise şaşkın ve sevgi dolu gözlerle Raydım’a bakıyordu.

 “Beni hep şaşırtıyorsun çocuk” dedi. “Ama söylediklerin yabana atılmayacak kadar da değerli galiba” diye devam  etti. Bir süre uzaklara baktıktan sonra, “Bu ordunun toplanması ve savaşa hazır hale gelmesi dört beş güneş adımı alır. Neredeyse hava kararmak üzere. Gece vakti saldıracaklarını sanmam. Savaşın yarına kaldığından sanki eminim. Ancak ordunun niçin kaya dağlarında durduğunu ve hâlâ neden asıl vurucu güçlerin yüzünün kaya dağlarına dönük olduğunu, dedikoduları ve sezgileri bir tarafa bırakırsak, tam olarak anlamış değilim” diyerek bakışlarını Koşin’e dikti ve etraftaki herkes de Koşin’e bakmaya başladı.

Koşin, “Bu konuda şimdi bir şey söylemek doğru olmaz” dedi sadece.

Shorhan Met, “Tanrılar Ovası prensesi, eğer söylenecek bir söz varsa, tam yeri ve tam zamanıdır. Vakit geçtiğinde, doğan güneş bile olsa sadece yalnızlık ve umutsuzluk bulacaktır.” dedi.

Koşin, “Shorhan Met” dedi, “seninle aynı fikirdeyim. Bu ordular birkaç güneş adımından önce toparlanamaz. Bu da gece demektir. Ve gece saldırmayacaklardır. Sadece şunu söyleyebilirim; buraya bizler için değil, Zena için geldiler ve onun yurdunu ve halkını yok etmeden gitmek istemiyorlar. Bakalım buna Zena ne diyecek?” dedi kuşkulu bir ses tonuyla.

Shorhan kızgın bakışlarla baktı Koşin’e, “Tanrılar Ovası prensesi, Zena’yı tanıdığım kısa bir süredir ama sizlerle at sürmüşlüğüm, kılıç sallamışlığım vardır.  En fazla onlarcanızı gördüm. Karşımızdaki ordu Zena ve savaşçıları için sence de fazla değil mi?”

Koşin, “Eğer bu ordunun bir bildiği varsa, ve eğer bu düzlükte bir ordular savaşı şeklinde mevzilendilerse, bunu dikkate almak gerek, Shorhan” dedi 

Shorhan Met bu sefer umutla ve şaşkınlıkla baktı Koşin’e.

Koşin’in sözleri diğerlerinde de umutlu bir şaşkınlık yarattı. Yüzünde ne dediğini ve niçin dediğin bilen bir güven ifadesi seziliyordu. Bu umutları daha da güçlü kıldı.