Shorhan

"Barbarlık Varsa Bilgelik de Vardı"

Ahmet Garip 'in fantastik romanı "Shorhan" ı online olarak okuyabilirsiniz

                             

Birinci Bölüm

"Bütün Aşklarda Sınanmadan Sevdana Sevda Demeyeceğim"

 

İkinci Bölüm

"İlahların Cezası
Vadi Yolunda Büyücülerle Savaş"

 

Üçüncü Bölüm

"Lacond Söylentisi"

 

Dördüncü Bölüm

"Koşin ve Duran Birliği"

 

Beşinci Bölüm

"Güney’in Kalbi Vadide Atıyordu"

 

Altıncı Bölüm

"Umut Doğar Umutsuzluktan, Bir Dost Gözü Görmeye Gör"

 

Yedinci Bölüm

"Kavga Sürüyor"

 

Sekizinci Bölüm

"Kader Kedersiz Aşılmamıştır Hiç "

 

Dokuzuncu Bölüm

"Sıcak Çayır Savaşı "

 

Onuncu Bölüm

"Düşüşlerin Habercisiydi Zaman"

 

Onbirinci Bölüm

"Vadideki Şüphe"

 

Onikinci Bölüm

"Tanrılar Ovası’nda Tarih Akıyordu"

 

Onüçüncü Bölüm

"Elçilere Zeval Olmaz"

 

"Ondördüncü Bölüm"

“Tarih Olur, Yiğitçe Bir Cesarete Denk Geldiğinde Zaman”

 

"Onbeşinci Bölüm"

“Sıra Bizde Ulular”

 

"Onaltıncı Bölüm"

“Hayat Dengeleri Gözetir”

 

"OnyedinciBölüm"

 “Yolcular Yolda Gerek, Sorumlular İyileştirsin Güney’in Yaralarını”

 

 

Onuncu Bölüm

"Düşüşlerin Habercisiydi Zaman"

                                                      

                                     “Ateşe atılmak düşerse zamanda, dön bir bak
kendine Brahm’ın parçası mısın. Lakin, ateş
aşktır. Brahm’ın yolcularını tanır, gerisi kül
olur gider.” Bir Alamoon sözü
                                           

Arkasında iki savaşçıyla, Rüzgârlı Tepe’nin yamaçlarına yönelen Shorhan dalgın görünüyordu. Tepede, güneşin bütün zamanı kızıla boyayarak batışı süresince kendini iyice toplamış, tek tek savaşçılarla ve bütün klanlardan gelen komutanlarla konuşmuş, sohbetler etmişti.

Dalgın olmasına rağmen tetikteydi. Eli kılıcının kabzasında, her an bir çatışmaya girecek gibi bir hali vardı. Onun bu hali, arkasındaki savaşçıları da tehlikeye karşı hassaslaştırmıştı.

Tepede Ruz ve Nek’i izlemiş, onların yaptığı planı anlamıştı. Sonra birlikte konuşup planlarını geliştirmişlerdi. Ruz’u Vadi’ye dönmesi konusunda zorlamıştı Shorhan, ama Ruz kabul etmemiş ve yarasının büyük olmadığını söylemişti. Yine de ona doğrudan çatışmaya girmeyeceği konusunda söz verdirmeyi başarmıştı.

Shorhan ve iki arkadaşı bir ağaçlık kümesinin arkasına geldiklerinde, gizlendiler ve dev ağaçların gölgesinin yarattığı karanlık bölgeyi izlemeye başladılar. Burası rek ordusunun askerlerine en yakın olan ormanlık bölgeydi,  rek askerleri, bu alanı ihtiyaçları için kullanıyorlardı.

Nek, Ruz’la anlaştıktan sonra, savaşçılarla birlikte, daha önceki çatışmalarda ele geçirdikleri rek giysilerinin olduğu çuvallarla bu bölgeye gelip, rek giysilerini giyerek pusu kurmuşlardı. Neredeyse iki güneş adımından beri elliye yakın rek askerini tutsak almışlardı

Shorhan, bu durumun büyücüler tarafından fark edilip bir pusu kurulmasından korkuyordu. Ayrıca, pusularda aynı hızla rek askeri ele geçirilirse, onları barındıracakları bir yer bulmaları da gerekiyordu. Shorhan en yakın köy klanına haber göndermişti. Bu yüzden köyün bütün evlerinin pencereleri dışardan tahtalarla çakılıyordu. Klan savaşçılarının görevi ise mahkumların kaçmasını ya da geriden bir tehlike oluşturmalarını engellemekti.

Pusular o kadar iyi çalışıyordu ki, köy ile pusu bölgesi arasında sürekli, yakalanan rek askerlerinin götürülüşü ve savaşçıların geri dönüşü o bölgede bir hareketliliğe sebep olmuştu. Tam o sırada tepeden bir savaşçı, “Shorhan, Shorhan” diye bağırarak aşağı doğru koşturmaya başladı.

Shorhan yanındaki arkadaşlarına, “Durdurun şu adamı, bozacak pusuyu.” diye öfkeyle fısıldadı. İki adam geriye doğru koştururken, yukarıdan aşağı bağırarak gelen savaşçının ayağı bir şeye takıldı düştü ve düşer düşmez üstüne alacakaranlıkta bir gölgenin atıldığı görüldü. Savaşçı kılıcını çekememişti bile.

Aynı anda Shorhan’ın omuzlarına dökülen saçlarını keskin bir kılıç yaladı. Shorhan, son anda, yana doğru fırlayarak kurtulmuş ve fırlarken de kılıcıyla reki doğramıştı. Diğer rek ise, Shorhan’ın üstüne çıldırmış gibi haykırarak atlarken, haykırışı hem yediği bir okla hem de Shorhan’ın kılıcıyla böğürtüye dönüştü ve kanlar içinde yere düştü. Shorhan yıldırım hızıyla ayağa fırlayıp, dehşetli bir görüntüsü olan koca meşe ağacının arkasına gizlendi ve siper aldı. rek askerinin sırtındaki oku görmüştü. Tam o sırada Nek ve bir arkadaşı, önlerinde esir aldıkları iki rek ile birlikte göründüler. Shorhan’ı fark ettiklerinde onlar da gizlendiler.

“Hey, ne oluyor, ortada bir tehlike yok gibi görünüyor. Yanılıyor muyum?” dedi Nek.

 “Bu ok atışını bir kere daha görmüştüm Nek” dedi Shorhan ve devam etti. “Ama o yiğit çocuk çok uzaklarda olsa gerek, korkarım nöbetçidir bir güzel başında”

Hepsi birden okçuyu ararken Küçük Met arkalarındaki salkım söğütten, “Merak etmeyin, ortada tehlike görünmüyor” diye bağırarak indi ve Shorhan’ın boynuna atladı.

“Nerden çıktın çocuk, nöbetini devretmeden bir savaşçıya, nöbeti bırakmaz Alamoon savaşçıları” dedi Shorhan.

“Merak etme nöbeti bir savaşçıya değil, bir orduya teslim ettim büyücü kıyamcısı” dedi Küçük Met.

Shorhan herkesi eliyle susturduktan sonra, “Bir aciliyet daha var” diyerek biraz önce, neredeyse tüm pusuları  bozacak olan bağırtının sahibine doğru koşmaya başladı. Nek ve arkadaşı önlerinde iki rek askeriyle yakındaki köyün yoluna kaygılı adımlarla giderken, Küçük Met geyik gibi sekerek Shorhan’ı takip ediyordu.

Arkadaşlarının yanına geldiğinde, Ruz’u biraz önce bağıran savaşçının üstüne oturmuş ve elini de adamın ağzına kapamış olarak buldu. Shorhan’a hınzırca gülümsüyordu. Savaşçıyı görür görmez tanıdı.

“Dosttur, çer çöp değil yiğit Ruz, kırma onu” dedi.

Ruz hemen ayağa fırladı ve Shorhan iyice şaşırmış olan savaşçıyı kollarından tutup ayağa kaldırdı.

“Yangından geldiğin okunuyor gözlerinden Set’in yoldaşı, umarım kara haberler getirmedin bize” dedi.

Savaşçı şaşkınlığını üzerinden atamadan sadece, “Set” diyebildi ve çökerek ağlamaya başladı.

Shorhan, gözlerini kapayarak başını gökyüzüne çevirdi ve iki koluyla kavradığı kılıcını havaya kaldırarak “Brahm, Brahm adına” diye fısıldayabildi sadece. Ruz bir taşın üstüne öylece çöktü ve kaldı. Omuzları aşağı sarkmıştı.

Set, Alamoon savaşçılarının komutanlarından biriydi. Shorhan’la aynı yaşta sayılırdı. Sarı saçları, biçimli ve güleç yüzü, geniş omuzları, sevecen bakışları, yürekliliği ve alçak gönüllüğü ile ün yapmıştı tüm orta güneyde. Güney’in her cephesinde, her yoldaşına yardım için koşarak gider, her zorlu işin altından kalkar, aylarca köylülerle tarlalarda çalışır, büyücülerin yaktığı köylerin onarılması için çabalar ve yorulmak bilmezdi. Orta güneyin tüm çocukları Set’i çok severlerdi. O bir köye girerken tüm  köy çocukları sevinçle onu karşılar, Set, heybesindekileri çocuklarla paylaşır, onlara Güney’in gerçek hikâyelerini anlatırdı.

Shorhan kendini topladığında gözündeki yaşları sildi ve Küçük Met’e dönerek “Git çocuk” dedi. “Doyur karnını ve dinlen, uzak diyarlardan geldin.”

Küçük Met atıldı. “Nereden geldiğimi bilmiyorum ama niçin geldiğimi biliyorum köyümün hamisi, hiç de yorgun değilim” dedi.

Shorhan çocuğa dikkatle baktı ve “Umarım haberlerin gönlümüze düşer bahar gibi. Ve aklımıza umutlu bir yol açar. Yoksa her şey giderek kararıyor bu zamanda” dedi.

Set’in yoldaşını alarak ormanlığa doğru uzaklaşmaya başladı.

Ruz, Küçük Met’i tutarak, “Haydi gel, Raydım’ın yoldaşı ben sana dostluk yaparım” dedi ve tepede birikmeye devam eden Güney’in savaşçılarına doğru yürümeye başladılar.

 

 

                                                         Kuzey Geçitleri

                                                                         

“Güzel ağaçtan şanslı dal çıkar; şimdilerde, 

                                                                         Güney’de kem eser meltem bile”

Bir Set  Sözü

 

 Bir zamanlar Güney, o dünyanın güneyiydi. Çok uzun zamandır kapatılmıştı kapıları tüm yönlere. O günlerden beri, ne baharın ışığı umuttu, ne yazın meyvesi tatlı, ne güzün sarısı ne de kışın beyazı hayattı. Eskilerde, adını Brahm’dan alır ve Yakmayan Ateş diye bilinirdi. Şimdilerde ise, sadece güney. Artık, bütün yönler, hep, güneyin kuzeyi, güneyin doğusu, güneyin batısı ve güneyin güneyi idi. Eski anlamını yitirmişti her şey. Her yer yanıyordu ve her yer küldü sanki.

İşte Set, kadim zamanların Yakmayan Ateş’inin değil şimdilerin Kuzey geçitlerini tutuyordu.

Şila, Set’in sevgilisiydi. Bir avcının kızıydı. Bir zamanlar bir devzul ve iki büyücü eşliğindeki bir rek gurubunun elinden Set sayesinde kurtulmuştu. O zamanlar devzul ve büyücülere karşı tüm köyler savaşmazdı. Büyücüler, direniş göstermeyen köylere rahatça girer ve istedikleri çocuk ve kadınları, alır giderlerdi. Şila’yı almak istediklerinde ise o direndi ve köyü birbirine kattı. Köyün etrafında pusu kuran Set ve Shorhan’ın yoldaşlarıyla büyücülere saldırmaları sayesinde kurtulmuştu Şila. Babası ve tüm ailesi öldürülmüştü. Klanının sessiz kalmasını hazmedememiş ve Shorhan’ın gurubuna katılmıştı. Set ile birlikte, karanlığın çöktüğü her yerde savaştılar. Şila çok kısa bir zamanda müthiş bir kılıç ve ok ustası olmuştu. Gözü karaydı. Daha sonra Set onu, köyüne sahip çıkması için ikna etmiş ve köy için uzun yıllar birilikte savaşmışlardı. Köy direnenler safına geçince Şila da komutan olmuştu. Güneyin Yıldızı diye tanınmıştı o civarda

Set, Shorhan’la birlikte büyücü Rilte ve tayfasını, köylülerin yardımıyla dağıttıktan sonra Vadi’nin tüm çevresini temizleme görevini seçmişti. Tüm bölgeyi dolaştıktan, tüm yolları kontrol ettikten ve tüm önemli noktalara nöbetçiler yerleştirdikten sonra Duran grubuna katılmıştı. Kuzeye açılan geçitlerin tutulması gerektiğinde ise hiç düşünmeden üstlenmişti bu görevi. Kuzeye doğru gelen güçlerin büyüklüğünü öğrendiklerinde, Duran’ın bütün kaygılarına rağmen, küçük bir grupla kuzey geçitlerini tutmanın zorunluluğunu anlatmıştı Duran’a.

Duran ve Koşin, Ruz’un yardımına koşarken, küçük bir grup bırakmışlardı Set’in yanına.

Duran, “Bilge babam seni ister yanında bilirsin Set; Vadi kararları sensiz olmaz” dediğinde;

Set “Affetsin bilge babam beni. Kuzey yolları bu geçitlerden açılır. Bu geçitlerden geçerse düşman, ne Vadi kalır ne de Güney. Kuzey umudumdur benim ve Brahm’ın yolu o yoldan geçer. Kuzey hayalimdir benim Lacond’a giden. Ne umudu veririm kimseye, ne hayali çiğnetirim ayaklar altında” diye yanıtlamıştı Duran’ı.

Koşin de ısrarla Vadi’ye dönmesini istemişti Set’in. “Güney Yıldızı’nın aşkı, Tanrılar Ovası’nda bile yiğitliğin, çalışkanlığın ve bilgeliğin örnek verilir çocuklara. Bazen savaştan daha yücedir kararlar ve sözler. Ve sen o sözlerin sahibisin.  Her klan, her köy bilir bunu çocuğuna dek, Güney’de ömrümüzde ilktir büyük güçlerin birleştiği. Sen bu birlik ağacının içindeki özsuyusun. Seninle hoş olur kararmış gönüller. Vadi’nin sana ihtiyacı var” demişti. Set ise, “Tanrılar Ovası prensesi, sözlerin gönlümde tutuşturuyor aşkını Güney’in ve aklımda, bir kavgayı paylaşmanın yüceliğini. Bilge babamın sözünü unutmadım hiç, merak etmeyin. ‘Her usul akar farklı, her özgür ruhta’ Ama bugün akılacak yer bu geçitlerdir; haydi bekletmeyin yiğit Ruz’u” diye yanıtlamıştı Koşin’i.

Duran, Set’e sarılıp ayrılırken “Şeklimizi veren ve usulümüzü oluşturan sevdiklerimizdir, bilge Set. Kendimi ve Güney’i sensiz düşünemiyorum. İyi ki varsın” demiş ve Set’in ruhundan umudun tutkusunu alıp yoluna devam etmişti.

Set, Duran ve Koşin’in bıraktığı savaşçılarla iyice rahatlamış sayılırdı. Özellikle Tanrılar Ovası savaşçılarının yaylarına, burada nefes gibi ihtiyaç vardı. Onlar gelmeden önce, ellerinden gelen her şeyi yapmalarına rağmen yine de iki büyük grup geçebilmişti geçitlerden. Bu gruplardan birini Duran ve Koşin birliği halletmişti. Ama diğer grup acayip ve korku saçan bir birlikti. Set, bu gruptan hep kaygılanmıştı. Duran geldiğinde, o grup için Vadi’ye haberci yolladıklarını söylemiş ve Set biraz olsun rahatlamıştı. Yeni gelen savaşçıları yerlerine yerleştirdikten sonra geçitlerin en yüksek yerinde, elinde yayıyla ayakta dururken Güney Kartalı namıyla tam bir uyum içinde görünüyordu.

Kuzeyin geçitleri çok uzun, üstü açık ve çok yüksek tüneller gibiydiler. Ancak iki atlının yanyana geçebileceği kadar dar olan geçitler, yanı başında uzanan tepelerin tersine soğuk ve gölge karanlığına sahiptiler.

Geçitlerin dışında tepelerden gidilebilecek açık yollar yoktu. Geçitlerin tepelere açıldığı bölümler, yoğun ormanlık ve kayalıklarla kaplıydı. Ancak vadi savaşçılarının bildiği mağaralar ve gizli patikalar vardı. Bunların da çoğunu zaten savaşçıların kendileri yapmışlardı.

Bir zamanlar, Alamoon ve Shorhan birlikte keşif gezisi yaptıklarında, bu geçitlerin vazgeçilmez değerde olduğunu fark etmiş ve o zamanlar, insan izi rastlanmayan bu bölgede aylar boyu çalışmışlardı. Bu yüzden vadinin kuzey bölümü, her zaman, en güvenli bölge sayılırdı. Mağaraların ve gizli patikaların yapımında Set bizzat çalışmış, geceleri gündüzlere katmıştı. Bu geçitleri ve yolları, buranın savunmasını en iyi bilenlerden biriydi.. Ama şimdi, neredeyse üç gündür uykusuz, yorgun, aç ve bitkindi. Buna rağmen dimdik ayaktaydı. Özellikle dün geceden beri geçidin başında büyük güçler birikmişti. Rekleri saymak neredeyse imkansızdı. Ve rekler geçitlere sanki yok edilmek üzere sürülüyorlardı. Set ilk kez devzul ve büyücülerin rekleri bu kadar kolaylıkla ölüme gönderdiklerini görüyordu.

Ayrıca o güne değin tek tek gördüğünün dışında, hiç bu kadar acayip, kalabalık, korkunç birlikler görmemişti. Devzullar, tüm saldırılardan kurtulmakla ünlü genç devzulları zaman zaman geçitlere gönderiyorlar, bunlar tüm karanlık güçlerine ve yeteneklerine rağmen bu soğuk ve karanlık geçitlerde Set’in grubuna av oluyorlardı. Devzullar başlarında dev yılan maskeleri, iki insana yaklaşan boyları, kocaman ve kıllı gövdelerini örten siyah pelerinleri, etrafa dehşet saçan böğürtüleri ve öfkeleriyle korkunç görünüyorlardı. Sanki aynı anda on yere birden sıçrıyormuş gibi görünen çeviklikleri, oklardan kaçmaktaki inanılmaz becerileriyle dalıyorlardı geçitlere. Nadiren sağ olarak geçiyorlardı geçidi, çoğunlukla yığılıp kalıyorlar; kaldıkları yerde vücutları hızla pelteleşiyor, etrafa dayanılmaz kokular saçıyorlardı. Set  ateş gücünü bu kokulardan kurtulmak için de kullanıyordu.

Ateş gücünü, Tanrılar Ovası’nın tanrıçalarından ve savaşçı prenseslerinden öğrenmişlerdi. Devzul ve büyücülerin ateş tozunu kullanarak Güney’i ele geçirecekleri anlaşıldığında, Tanrılar Ovası, Zena’nın iradesiyle, Alamoon grubuna ateş gücünü öğretmişti. Büyücüler, madenlerden çıkartırlardı ateş tozunu; Tanrılar Ovası ise iyileştirilen hastalıkların  arta kalanlarından. İnsanlar arasında bu bilgelik sadece Alamoon grubuna verilmişti. O grupta ise toplam on kişiyi geçmezdi bilen.

Set geçitleri savunurken elinde çok az olmasından dolayı ihtiyatla kullanıyordu ateş gücünü.

Birbirine paralel iki geçit vardı yanyana. İki geçidin ortasında dar, çok yüksek kaya tepeleri vardı. Uzun geçitler kendi içlerinde ve bazı bölgelerde parça parça geçitlere ayrılıyordu. Ama ne kadar parçalanırsa parçalansın geçitlerin başı ile sonu arasında sadece iki farklı bölüm vardı. Set, arkadaşlarını özellikle bu alanlara yerleştirmişti. Kendisi ise geçitlerin en yüksek ve dar olan noktasında güven içinde bekliyor, işaret geldiğinde okunu yayına takıyor ve avlıyordu. Kalabalık gruplar geldiğinde, bir grup savaşçının sürekli yığdığı kaya parçalarını kaldıraçlar yardımıyla aşağı atıyorlardı.

Set hem iki geçidin ortasından uzanan kaya tepesine, hem de ana kenarlarına arkadaşlarını yerleştirmişti. Tepelere kazıklar çakmışlar ve bu kazıklara halat merdivenler bağlıyarak, geçitleri en tepelerinden birbirine kenetlemişlerdi sanki. Savaşçılar bazen bu halat merdivenler aracılığıyla ortadaki kaya tepelerine, bazen de diğer yakaya geçiyorlardı. Bu oldukça tehlikeli bir işti. Her ne kadar, tepede geçit aralıkları bir çam ağacı boyuna düşüyorsa da, devzul  ve büyücülerin ateş saçan yayları, bu halat merdivenlere elleriyle tutunup sarkarak, karşıya geçen savaşçılar için her zaman bir tehlike oluşturuyordu. Set ise, bir o tepede, bir bu tepedeydi. Tepelerde hazır beklettikleri koca koca iki kazanı sürekli kaynatıyorlardı. Büyük birlikler geçitlere daldığında, kaynar suları aşağıya döküyorlardı. Bütün bu işlemler az sayıdaki savaşçının sürekli hareket etmesini ve hiç durmadan çalışmasını gerektiriyordu.

Yaklaşık yarım güneş adımı zaman geçtiği halde geçitlerde hiç hareketlilik yoktu. Savaşçılar için  bu iyi bir dinlenme fırsatı oldu. Hatta nöbetleşe kestirenler bile vardı. Set iki geçidin neredeyse tüm bölümlerini görebilen, ortadaki kaya tepesinin üzerine oturmuş, geçidin başında birikmeye devam eden karanlığın ordusunu izliyordu. Bu sessizlik hayra alamet değildi. Anladığı kadarıyla, devzullar organizasyonla ilgilenmiyorlardı. Bu işi kara büyücüler yürütüyordu. Ve onlarda tepedeki savaşçıların azlığını fark etmişti. Bütün taktiklerini, onları sürekli hareket ettirmek üzerine kurmuşlardı. Bu yüzden, bunca rekin, geçitlerde telef olmasına göz yumuyorlardı. Ama bir süredir hiç hareket yoktu. Geçit başında bazı rek gruplarının büyücü aşağılamaları eşliğinde, aceleyle bir yerlere gidip geldiklerini görüyordu Set.

Aklına Şila düştü; yüzüne sevdalı bir gülücük yayıldı. Sonra, Shorhan ve bilge babası Alamoon. Ne çok kahkahalar atmışlardı birlikte, ne çok geceler sessizce oturmuş, gönüllerinin bilgisini paylaşmışlardı  bu sessizlikte. Shorhan’la çocukluk arkadaşıydılar. Alamoon, “Tüm köylerin en haylaz çocukları siz ikinizdiniz” diye anlatırdı hep. Şimdi orta yaşlarda, Güney’in efsaneleriydiler. İkisi de herhangi bir anda diğerinin nasıl davranacağını bilirdi. Set savaşmaktan çok köydeki yaşamı severdi. Shorhan’la, köylerle dayanışma için gittikleri tarlalarda çalışırlarken yarışırlar, birlikte köy kızlarının peşinden koşarlardı. Karanlık bastığında, köylülerle beraber sofralar kurar, gece ateşler yakar ve ateş başında dans ederlerdi.  Haylazlık ve serserilikten hiç vazgeçmediler ama kötülükleri dokunmadı kimseye. Sonra karanlık çökmeye ve etkisi oralarda da hissedilmeye başladı. Köy gençleri reklere dönüşürken, kızlar da ortadan kaybolmaya başlamıştı. Kaderlerini kederlerin doldurduğu zamanlar çoktan başlamıştı.

“Kaygılar,” derdi Alamoon “verimli bir tohuma benzer. Küçüktür fakat hızla gelişir ve hızlı büyür. Bir adım sonra kontrolünü kendisi devralır.”

Kaygılar kimilerini korkutur, geri iterdi ve kimilerini harekete geçirir, ileri fırlatırdı. Set ve arkadaşları ileri çıkanlardan oldular.

Her karanlığın üstüne atıldıkça, Shorhan’ın iyice sertleştiğini, sessizleştiğini görmek üzerdi Set’i. Ve sonra Şila da aynı yollardan geçti. İkisi de nerdeyse sadece Set’in yanında neşelenirlerdi.

Arkasında duyduğu ayak sesleriyle düşüncelerinden sıyrıldı. Kaygılı bir yüz ifadesiyle kendisine doğru gelen Ala’yı görünce gülümseyerek ona doğru döndü. Çocukluğu Set’in ellerinde geçen genç bir savaşçı olan Ala, eğer Set onu kurtarmasaydı şimdi bir rek olacaktı. Bu yüzden Set’e derin bir sevgi ve sadakatle bağlıydı., Bir süredir Set’i dinlenmesi için ikna etmeye çalışıyordu. Ama Set gözünü bile kırpmıyordu.

 “Bu sessizlik beni kaygılandırıyor Set” dedi Ala.

“Eylemle sonuçlanan her sessizlik bir bedel ister Ala ve her bedel kaderimizi ya değiştirir ya da pekiştirir. Bakalım ne bedel ödeyeceğiz bu sessizliğe?”

Tam bu sırada düşmanın biriktiği geçit başının sol bölgesinde dumanlar tütmeye başladı.

Sol taraftaki bir savaşçı koşarak Set’e en yakın tepeye geldi. Set ortadaki kayalıklarda ayağa kalkmış savaşçıdan gelecek haberi bekliyordu.

 “Set, Set ormanı yakıyorlar” diye bağırdı savaşçı.

Set, “Bu sonumuz olur Ala, orman yanarsa kayalıklara güvenemeyiz, burayı sana bırakıyorum.” dedi ve halat merdivene atlayarak karşıya geçmeye başladı.

Ne olduysa bu anda oldu. Set, tam halat merdivenin ortasına varmışken bir devzulun makine yayından çıkan dev ateşli bir ok onu buldu ve müthiş bir patlamayla, Set’i paramparça ederek, geçitlerin dibine savurdu.

Bütün savaşçılar donmuştu. Soğukkanlılıklarıyla ünlü Tanrılar Ovası savaşçıları bile acı içinde büzüşmüş ve öylece kalakalmışlardı.

Bu korkunç sessizliği düşmanın hep birden geçitlere yüklenmesi bozdu. Aşağıda her yanı toz duman kaplamıştı; geçitlere saldıranların böğürtüleri, haykırışları sarmıştı tüm bölgeyi.

Şaşkınlığını üstünden ilk atan Ala oldu. “Yoldaşlar” diye haykırdı. “Zaman, şaşkınlık, ağıt ve yas zamanı değildir. Set düştü. Biz ödedik sessizliğin bedelini, şimdi sıra onlarda. Bu fırtınanın bedelini ödetme vaktidir. Tüm savaşçılar silah başına” diye haykırdı ve Set’in geçmeye çalıştığı halat merdivene atlayarak karşıya geçti. Bütün savaşçılar aynı anda hareketlendiler.

Ala, yanına iki Tanrılar Ovası savaşçısı ve iki de kendi arkadaşlarından almış, yanan ormana doğru koşuyordu.