Shorhan

"Barbarlık Varsa Bilgelik de Vardı"

Ahmet Garip 'in fantastik romanı "Shorhan" ı online olarak okuyabilirsiniz

                             

Birinci Bölüm

"Bütün Aşklarda Sınanmadan Sevdana Sevda Demeyeceğim"

 

İkinci Bölüm

"İlahların Cezası
Vadi Yolunda Büyücülerle Savaş"

 

Üçüncü Bölüm

"Lacond Söylentisi"

 

Dördüncü Bölüm

"Koşin ve Duran Birliği"

 

Beşinci Bölüm

"Güney’in Kalbi Vadide Atıyordu"

 

Altıncı Bölüm

"Umut Doğar Umutsuzluktan, Bir Dost Gözü Görmeye Gör"

 

Yedinci Bölüm

"Kavga Sürüyor"

 

Sekizinci Bölüm

"Kader Kedersiz Aşılmamıştır Hiç "

 

Dokuzuncu Bölüm

"Sıcak Çayır Savaşı "

 

Onuncu Bölüm

"Düşüşlerin Habercisiydi Zaman"

 

Onbirinci Bölüm

"Vadideki Şüphe"

 

Onikinci Bölüm

"Tanrılar Ovası’nda Tarih Akıyordu"

 

Onüçüncü Bölüm

"Elçilere Zeval Olmaz"

 

"Ondördüncü Bölüm"

“Tarih Olur, Yiğitçe Bir Cesarete Denk Geldiğinde Zaman”

 

"Onbeşinci Bölüm"

“Sıra Bizde Ulular”

 

"Onaltıncı Bölüm"

“Hayat Dengeleri Gözetir”

 

"OnyedinciBölüm"

 “Yolcular Yolda Gerek, Sorumlular İyileştirsin Güney’in Yaralarını”

 

 

Onüçüncü Bölüm

"Elçilere Zeval Olmaz"

 

                                                                                       “Yeminler olsun ki Brahm’a, suçlulara, ‘neden yaptınız’
denilmeyecek; zorbalara ve köksüz işbirlikçilere karanlığın bitişi
ve şafağın doğuşu gösterilmeyecek. Zavallı rekler, çokluklarına
güvenmeleri, onları ne çok kandırdı, hiç bilemeyecekler”

 

“Görmeyenler, duymayanlar ve konuşmayanlar açın kapıları.” diye bağırdı Sena.

 Vadi’den çıkan elçiler grubunun başındaydı Sena. Güney’in on büyük klanına elçi olarak gitmeyi, herkesin umutsuzluğuna rağmen kendisi istemişti. Çok umutlu ve kararlı görünmesi, Alamoon dahil, tüm Vadi’dekileri şaşırtmıştı.

 Uzun bir yol gelmişti. Yanında Güneybatı klanı bilgesi  ve  bir komutanla 10 savaşçı vardı. Komutan, Güney yıldızı Şila idi.

 Şila, sevgilisi Set’in düşüşünü öğrendikten sonra Alamoon’a haber göndermiş, Rüzgârlı Tepe’deki savaşçılara katılmak için tüm birliğiyle hazır olduklarını bildirmişti.

 Şila ve savaşçıları nerdeyse beş şafaktır, güneybatı ve kuzeybatıda düzenli devriye görevlerini yerine getiriyorlardı. Batı kapılarından girmeye çalışan, reklere, büyücülere ve -devzullara katılmak için rüşvetlerle ve vaatlerle kandırılmış- her türden vahşiye rastlamış, her gördükleri yerde bunlarla çatışmaya girmiş ve büyük bir bölümünü yok etmişlerdi. Bu yolları güvenli tutmak isteyen devzul ve büyücüler de buralarda devriye gezdiriyordu. Bu devriyelerle de karşılaşmışlar ve çatışmalarda altı arkadaşlarını kaybetmişler bir düzine savaşçıları ise yaralanmıştı. Bu kederlerle Vadi’ye dönerken almıştı tüm haberleri Şila.

 Alamoon’un elinde olsaydı, Şila’yı ve birliğini uzak kapılara gönderirdi. Ama Güney’in her yanı ateşler içindeyken, ne Alamoon bunu yapabilirdi ne de Şila kabul ederdi.

 Rüzgârlı Tepe’de şafak vakti beklenen savaşa kadar Şila’ya iki görev verdi Alamoon.

 Biri, Sena’nın elçilik görevine eşlik etmekti. Çünkü, Sena’nın klanındaki tüm savaşçılar Rüzgârlı Tepeye ulaşmışlardı.

 Diğer görev ise, kızıl ateşler içinde düşenlerin sayılamadığı bir ayışığı vaktine aitti.

 “Açın kapıları, dost bildiğimiz klanların en büyüğü Mentura.” diye bağırdı tekrar Sena.

Kapısında oldukları klan, adını, eteklerine kurulduğu dağdan alırdı. Mentura dağı bölgenin en büyük dağlarından biriydi. Mentura klanı da en büyük klan. On büyük klan kendi aralarında ittifak yapmış, direnen ve sürünen Güney klanlarını  görmemeye, duymamaya, konuşmamaya karar vermişlerdi Her ikisi de tehlikeliydi onlar için. Sürünenler, onurlarını kırıyorlardı. Bir klanın sonunun böyle olabileceğini görmek, duymak ve konuşmak istemiyorlardı.

Direnenler de onurlarını kırıyordu. Bütün haksızlık ve adaletsizliklere karşı başkaldırmış, kılıç çekmiş direnenler, onlu ittifakın kabullendiği yaşamı yaşayamayan ve kabullenmeyenlerdi. Bir arada bir derede duramayanlardı. Güney’in insanlarının haline gözünü kapayamayanlardı. Direnenleri de görmek, duymak, konuşmak istemiyorlardı bu sebeple.

Mentura klanı’nın çevresi derin ormanlıklarla kaplıydı; gizli giriş çıkışları sadece Mentura’nın bilgeleri ve komutanları bilirdi. Herkesin Mentura’ya girişi, uzun, ahşap çitlerle çevrilmiş ve iki kuleyle güvenliği alınmış nehir kapısından olurdu. Nehrin üzerindeki köprüden geçer ve yukarıdaki nöbetçinin sizi görmesini ya da sesinizi duymasını beklerdiniz.

 “Artık, kapınızdakileri de mi duymuyorsunuz Mentura’lılar.” diye bağırdı tekrar Sena. Gelen seslerden kulelerde ve yüksek çitlerin gerisinde bir hareketlilik olduğu anlaşılıyordu.. Kapının solundaki kuleden yaşlı, ak sakallı ve uzun saçlı bir bilge göründü.

 “Sena, on yıllar vardır, kapımızda görünmedin. Şimdi, tüm gökyüzü kaplanmışken kara bulutlarla, hayır mıdır gelişin şer mi?” diye bağırdı yaşlı bilge.

 Sena başındaki siyah bereyi çıkarıp bilgeyi selamladı. “Ne zamandır çitler ardından sohbet edersin Naruti?” diye cevap verdi.

 Naruti arkadaki ve yandaki kulelere göz gezdirip, kulelerden, kapı önündeki grubun sadece göründüğü kadar olduğuna dair işaret alınca, “Açın kapıları.” diye bağırdı.

Büyük iki kapı geriye doğru çekilerek açıldı.

 Sena ve yanındakiler içeriye doğru atlarını sürmeye başladıklarında, engellenmeye çalışıldığı belli olan büyük bir kalabalığın, içerdeki alanın her iki tarafına yığıldığını ve kendilerine merakla ve özlemle baktıklarını gördüler.

 Sena dahi şaşırmıştı. On yıllardır bu klanın insanlarıyla karşılaştıklarında korku ve nefretle karışık bakışlarına tanık olmuşlardı sadece. Oysa, şimdi bu insanların yüzünde açık bir sevgi ve özlem duygusu, saygıyla karışık bir gönül birliği görülüyordu.

 Bu o kadar güçlü bir duyguydu ki, ittifak halindeki on klanın her birini, kılıcıyla doğramak isteyen Şila’nın  bile yüreği ısınmıştı.

 Yaşlı bir kadın iyice yavaşlayan gruba doğru yürümeye başlayarak bir yandan da alkışlamaya başladı. Ve gelip Şila’nın ayaklarına kapandı.

 Şila, utançla atından atlayıp yaşlı kadını tuttu ve kucaklayarak onu başından öptü. Kalabalık, gruba alkışlarla yaklaştı, dokundular. Sıcak sesleri ve sıcak nefesleriyle gönül birliklerini ifade ediyorlardı sanki. Fırsat bulanlar, bilgelere ve savaşçılara sarılıp öylece kalıyor ve ağlıyorlardı. Genç erkek ve kızlar Şila’ya ve savaşçılarına gıptayla bakıyorlardı.

 Sena’nın gözlerinden yaşlar akıyordu. “Evet,” diye düşündü Sena, “Bu insanlar ne kadar içe kapanık olursa olsun, kendi klanının dışında da olsa Güney’i ve Güney’liyi seviyor. Kötülük ve yaşamın baskısı insanları birbirinden koparıp nefret ettiriyor ama aynı zamanda bunu sonsuza dek sürdüremiyordu. İnsanlar birbirini özlüyordu işte. Bir klanı ne kadar çitlerin içine, dağların arasına hapsedebilirdiniz.

 Tam o sırada, ellerinde kamçılarıyla, üç atlı Mentura savaşçısı insanlara vurmaya ve bağırmaya başladılar.

 “Dağılın! dağılın!” diye bağırıyordu biri.

 “Dağılın görmemişler!” diyordu başka biri.

 Kucağında çocuklarla kadınlar, yanlarındaki zor yürüyen ihtiyarlarla gençler, bağrışarak kaçmaya başladılar.

 “Ne yaptığınızı zannediyorsunuz şaşkınlar!” diye bağıran Naruti’nin sesiyle her şey duruldu. Kırbaçlı atlılar, Naruti’ye kötü kötü bakarak kenara çekildiler. İnsanlar oldukları yerde donmuştu sanki. Naruti, Sena’nın yanına yaklaştı, “Danışma çadırına gidelim Sena.” diyerek onlara yol gösterdi.

 “Kusura bakmayın, her yandan Güneyliler için kara haberler geliyor. Ne kadar ayrı da olsak, anılarımız, akrabalıklarımız, ortak geçmişlerimiz var. İnsanlarımız, Güneylinin halini merak ediyor. Sizi böyle mağrur ve başı dik görünce hepsinin yüreğine su serpildi.” dedi Naruti.

 Sena, acı bir tebessümle karşıladı Naruti’nin sözlerini. Şila ise şaşkınlık  içindeydi.

 Danışma çadırı oldukça büyüktü. İçinde büyük masaları olan odalardan oluşuyordu. Hemen yemekler hazırlandı, masalar kuruldu. Konuklar misafirperverlikten heyecanlanmışlardı.

 Naruti, Şila’ya dönerek, “Seni tanıyorum savaşçı. Bizim gençlerimizin onurunu kıran büyücüler grubunu dağıtanların komutanısın. Adın Şila. Güney’in Yıldızı’nın hikâyeleri, dilden dile dolaşıyor klanlarımızda. Üçler bile engelleyemiyor artık insanlarımızın hayallerini, isteklerini.”

 “Üçler mi?” diye sordu Sena.

 “Evet, Sena. Sorma. Birazdan onlardan bazılarını görürsün. Sadece bizde değil, onlu ittifakın tüm klanlarında mevcutlar. Uzun zamandır çok etkiliydiler. Şimdilerde iyice kaybediyorlar etkilerini. Bu yüzden de daha çok saldırganlaşıyorlar.” dedi ihtiyar bilge ve Şila’ya göz kırparak kendisiyle birlikte dışarı çıkmasını işaret etti.

Şila ayağa kalkarak bilge ile beraber dışarı çıktı. Klan sınırlarındaki tüm köylüler çadırın dışında toplanmışlar merak içinde, içeride olanları öğrenmeye çalışıyorlardı. Şila, bilgeyle dışarı çıktığında, dikkatler bu güzel savaşçının üzerine çevrilmişti. Şila, uzun boyluydu. Simsiyah, düz saçları sırtına kadar uzanıyordu. Belinde asılı olan koca kılıç dışında bir kama, sırtında ise yay ve okları vardı.  Dizindeki dizlikte bir avcı bıçağı taşıdığı açıkça belli oluyordu. Ayağında botları, üzerinde ise omuzlarının bir kısmını açıkta bırakan ve dizlerinin üzerinde biten hafifleştirilmiş aslan derisinden koyu yeşil bir giysi vardı. Bu haliyle bütün cesur savaşçılar gibi o da, başka bir dünyaya ait  masal kahramanı gibi görünüyordu.

Şila çadırdan içeri girdiğinde iyice rahatlamış, kaygılarını silmiş olarak göründü Sena’ya. Bu onu hem meraklandırdı, hem de sevindirdi.

 “Naruti,” dedi Sena, “çok vaktim yok. On klana gönderilmiş bir elçiyim. Hepsine gitmem ve Güney’in en son durumunu anlatmam gerek. Herkes kendi kararını verecekse, bizim de gözümüzle görsün isteriz yaşamı.”

 “Acele etme Sena” dedi Naruti. “Sana her konuda yardımcı olacağıma emin olabilirsin. Merak etme, her yere gitmen gerekmeyecek. Diğer dokuz klana haber gönderdim. Yakında burada olur temsilcileri. Bir divan da burada kurulur o zaman. Gelmekle ne kadar iyi yaptın bilemezsin. Ama onlar gelene kadar, halletmemiz gereken bir iş var.” dedi ve dışarı çıktı.

 Sena merakla Şila’ya bakıyordu. Şila, “Üçlerin işinin bitirilmesine katılacağımdan o kadar mutluyum ki.” dedi fısıltıyla.

Sena coşkuyla baktı Şila’ya ve aynı şekilde fısıldadı, “Dikkatli ol!”

 Danışma çadırına Mentura klanının yaşlıları ve savaşçı komutanları, klanın ileri gelenleri girmeye başlamıştı.Her gelen konuklara selam veriyor ve yerdeki minderlere oturuyordu. Dört kadar savaşçı ile ceberut suratlı bir yaşlı selam vermeden, gözlerinden okunan kötülüğü saklamaya bile gerek duymadan pervasızca girdiler çadıra.

 En son Naruti girdi ve herkesi selamladı. Konuşmaya şöyle başladı. “Herkes biliyor ki, Vadi’de Güney’in geleceğiyle ilgili kararlar alınıyor. Sena ve arkadaşları da oradan geliyor. Bizlere, kendi görüşlerini ve mesajlarını aktaracaklar. Anlattıkları konusundaki değerlendirmelerimizi biz kendi aramızda yapacağız.” dedi ve eliyle Sena’ya konuşmaya başlayabileceğini işaret etti.

 Sena, tam konuşmaya başlayacaktı ki, ceberut suratlı ihtiyar ayağa fırlayarak bağırmaya başladı. “Kim izin veriyor bu soysuzların, asilerin, Güney’i parçalayanların buraya girişlerine, danışma çadırına gelişlerine ve Vadi dedikleri fesat yuvasında konuşulanları burada da konuşmalarına.”

 Naruti, canı çok sıkılmış bir halde, “Mendebi, buna ben izin veriyorum. Sorunlarımızı konuklarımızın sorunu haline getirmemelisin.” diye uyardı.

Mendebi, “Ben izin vermiyorum.” diye bağırdı ve Naruti’nin önünde dikildi.

Mendebi’nin adamı olduğu belli olan bir Mentura komutanı da ayağa fırlayarak, “Evet, bunların konuşmalarına izin verilemez. Hazır burada yakalamışken hepsini öldürelim. Devzullara ihanet edenler yarın hepimize ihanet ederler” dedi ve arkasındaki üç komutanla birlikte Sena’nın üzerine atıldı.. Sena olduğu yerden kıpırdamamıştı bile. Komutanlardan birinin kılıcı, Sena’nın üzerinde havalanmışken, kılıcın sahibi korkunç bir böğürtüyle, oturanların üstüne uçtu. Vücudu ikiye ayrılmıştı. Naruti’nin işaretiyle bir Mentura savaşçısı, saldıran komutanın kellesini uçurmuştu.

 Bunun üzerine diğer üç kişi bu savaşçıya saldırdı. Saldırırlarken, çadırın dışındaki adamlarından, bağırarak yardım istediler. Çadıra dalan ilk beş kişi, Naruti’nin izni ve baş işaretiyle Şila’yı buldu karşısında. Şila’ya yaptıkları ilk hamlede üçü birden kanlar içinde yığıldı yere. Diğer ikisi, kaçarlarken buldular, Şila’nın kılıcını.

 Aynı anda içeri 20 kişilik bir grup daldı. Ve korkunç bir arbede yaşanmaya başladı içerde. Hem Naruti’ye bağlı komutanlar hem de Mendebi’ye bağlı askerler, içeride ve dışarıda birbirine girmişlerdi. Şila ve 10 savaşçısı hem çadırın içinde hem de dışında savaşıyordu. Sena, kılıcını çekmiş, çadırın içine dalan ve kendisine yönelen her bir Mentura askerini yere seriyordu. Naruti’de Sena’nın yanındaydı..

Kendi savaşçılarından biri, “Şila dikkat!” diye bağırdığı anda, Şila’nın omzundan bir kelle yere düştü.

 Genç bir Mentura komutanı Şila’ya sırtını dönmüş çatışmaya devam ederken bağırıyordu. “Düştüğümüz durumdan utanç duyuyorum Vadi Komutanı. Sizi çiçeklerle, şerbetlerle karşılamak isterdim. Umarım, klanımda omuz omuza savaşmamız, kara ordulara karşı da sırt sırta savaşmamızla devam eder.”

Şila, bir yandan saldırganları püskürtürken bir yandan da şaşkınlıkla genç komutana bakıyordu. Onlu ittifakı hiç de bu haliyle düşünmemişti.

Sivil halk, o ana kadar çatışmanın dışında duruyor ve savaşanları seyrediyordu. Ama Şila’nın ayağına kapanan yaşlı kadının eline geçirdiği bir baltayla, konuk savaşçılara saldıran Mentura askerlerinden birine saldırması tüm klan halkını tetikledi ve tüm köylüler ile avcılar, ellerine geçirdikleri her şeyle Mendebi’nin adamlarına saldırmaya başladılar. Kısa süren çatışmanın sonunda işbirlikçilerin çoğu  yok edilmişti. Geri kalanlar ise ellerli ve ayakları bağlanarak bir nöbetçiyle birlikte ahıra kapatıldılar.

Çatışmaya katılıp Mendebi’nin adamlarına karşı savaşan halk coşkuyla bağırıyor, zaferlerini kutluyordu.

“Şimdi her şeyi yeniden gözden geçirebiliriz.” diye bağıran Naruti’nin sesiyle herkes bir anda sustu. Naruti devam etti.

 “Menturalılar, Güneyliler” diye seslendiğinde, büyük bir uğultu ve alkış yükseldi kalabalıktan.

 “On yıllardır çileler çeken Güney’in kaderi, artık iyi ya da kötü ama mutlaka değişecek. Menturalılık ile Güneyliliği birbirinden ayıran ve karşıt şeylermiş gibi gösteren kötülüğün öncüleri olan devzul ve büyücülerle klanımız ve Güney aleyhine işbirliği yapan Üçler, hak ettiği cezayı bulmuştur. Birazdan diğer klanların temsilcileri de burada olacaklar. Onların da içinde üçlerin adamları vardır. Yine benzer çatışmalar olabilir. Ama Üçlerin en güçlü kolu, bizim klanımızdaydı ve onlar da temizlendiler. Bunlar sayılarının azlığına rağmen, seslerinin gürlüğü, bakışlarının keskinliği, kılıçlarının haddini bilmezliği ile, makul olanların daima önüne geçmişlerdir. Ama artık böyle olmayacak. Klanımızdaki devzul ve büyücü artıklarını Vadi savaşçılarıyla birlikte temizledik. Umarım, bu bir başlangıç olur ve Güney’i de tüm Güneylilerle birlikte temizleriz.”

Naruti’nin sözlerinin bitmesiyle, bütün köylüler ve avcılar tekrar sevinçle haykırdılar ve alkışladılar. Kazanılan küçük zafer, kaybedilen onurun yeniden kazanılabileceğinin büyük bir işaretiydi onlar için, ve bu anın tadını doya doya çıkarmak istiyorlardı.

Sena, yanındaki bilge, Şila ve 10 savaşçısı de bu sevince katılıp ve insanları kutladıktan sonra danışma çadırına girdiler ve sakince konuşmaya başladılar. Ayışığı kızıl bir gecenin içinde apaydınlık parlıyor, yüreklere cesaret ve şenlik esinliyordu.

 

Shorhan ve Kadim Bilgeler

 

Shorhan’la Koşin şelalenin tepesinde durup ovayı seyrettiler.

 “Hemen yanı başımızda, bir cennet varmış meğer.” dedi Shorhan. Bu arada Koşin kulelerin görmesi için kızıl mendilini sallıyordu.

 “Herkesin cenneti kendi yüreğinde saklı Shorhan, cehennemi de.” diye yanıtladı onu.

 Aşağıya doğru at sürmeye başladılar. Tanrılar Ovası’nda müthiş bir sessizlik vardı. Yıldız halkı sakinlerinin çalıştıkları alanların ve evlerin  yanından geçerlerken, onları fark eden halkın yüzünden korku ve endişe okunuyordu . Shorhan ise gördüklerini görmemiş gibi yapıp hepsine güleç bir selam gönderiyordu. Koşin, sırtındaki sorumluluğun her geçen an daha da arttığını hissediyordu.

 Firuz, çimenlerin üzerinde, dirseğine dayanarak uzanmışken, Efil atlarının üzerinde Koşin ve Shorhan’ı görünce, eli ağzında dona kaldı.

 Onun bu halini gören Firuz, “Ne oluyorsun Efil?” diye sordu şaşkınlıkla.

 Efil sadece, “Shorhan, aynı anlattığı gibi Met’in.” diye fısıldayabildi.

 Firuz hemen ayağa fırlayarak “Ne, Shorhan’mı, sen nereden bilirsin Shorhan’ı?” diyerek, şaşkın bir ifadeyle Efil’in baktığı yöne döndü.

 Koşin’le Shorhan konsey binasının önündeki Firuz’la Efil’in yanına geldiklerinde durdular ve atlarından indiler.

 Efil, koşarak, “Koşin” deyip sarıldı Koşin’e. Koşin’se, Efil’i kucakladıktan sonra, Firuz’un önünde diz çöktü.

 Firuz, onu kaldırarak kucakladı. “Neler oluyor Koşin, buraya nasıl gelebildin?” diye sordu.

 O sırada Efil, Shorhan’ın yanındaydı. “Küçük Met senden çok bahsetti savaşçı.” dedi.

 Shorhan, Efil’i elinden tutarak kendine çekti,“Umarım iyi şeyler anlatmıştır hakkımda” diyerek güldü ve onu kucakladı.

 Firuz’a döndüğünde yüzündeki gülümsemenin yerini tedirgin bir tebessüm almıştı. Ona doğru ilerledi ve, “En zor anlarımda ve ölümcül yaralarımla baş başayken kurtardın beni Firuz. Hayal mayal hatırlarım, rüyalarımda görürüm seni. Ama hiç hayat fışkıran ellerini tutmak nasip olmadı bana” deyip Firuz’un ellerini tuttu, önünde diz çöktü, ellerini öptü.

 Firuz, Shorhan’ı ayağa kaldırdı. “Sen, sana verilenleri ve senin için yapılanları hep hak ettin savaşçı, ancak seni bu topraklarda göreceğimi hiç ummazdım”dedi.

Tekrar, Koşin’e döndü ve onun bakışlarında bir cevap aradı.

 Koşin, “Bu uzun bir hikâye Firuz” dedi ve devam etti. “Asıl burada neler oluyor. Dışarıda koca ordular yığılı, ordumuz nerededir, Zena nerede, konsey ne karar aldı?”

 Firuz, sıkıntıyla, her şeyi bir çırpıda nasıl anlatabileceğini düşündü. Ve başladı anlatmaya. Yarım ay zamanı kadar sonra, Shorhan, Koşin’e dönerek, “Haddime düşmez  belki ama bir an önce Kadim Bilgeler’in yanına girmeli ve kendimizce olan her şeyi anlatmalıyız” dedi.

 Koşin çok sıkıntılıydı ve bu sıkıntıyla Firuz’a baktı.

 Firuz, “Kadim Bilgeler toplantısına çağrılmadan giremez kimse” dedi ve bir o tarafa bir bu tarafa dönüp durdu. Sonunda, “Beni binanın girişinde bekleyin” deyip hızla toplantı binasına doğru yürüdü.

 Efil, Shorhan’ın elini tutmuştu. “Gel” dedi, “ben yolu biliyorum” hayranlıkla Shorhan’a bakıyordu. Koşin’ de şaşkınlıkla Efil’e. Shorhan ise rahatlamış gibiydi. Koşin’e bakıp gülüyordu.

Yıldız halkı  tek tek ve  gruplar halinde çevrelerinde toplanmaya başlamıştı Kimi sevgiyle kimileri de nefretle bakıyordu onlara. Ama hepsinin yüzünde ortak bir kaygı seziliyordu. Bu Güneyli insanın burada ne işi olduğunu merak ediyorlardı. Bunun hayır mı şer mi olduğunu anlamaya çalışıyorlar, kendi aralarında fısıldaşıyorlardı.

 Firuz, Kadim Bilgeler’in toplantı odasına giden salonun kapısında iki nöbetçi tarafından durduruldu. Normal bir zaman olsa Firuz’un önünde durmaya kimse cesaret edemezdi. Ama kesin yasalar vardı. Bilgeler istemeden onlara haber getirmek suçtu.

 Firuz, “Ne hissettiğinizi ve ne düşündüğünüzü biliyorum. Başka bir zaman olsa sizi zora düşürmem. Ancak bu, zamanın kapıları ve efendileri ile doğrudan bağlantılı” deyip, nöbetçilerin mızraklarını tutup açtı ve uzun Şûra salonunu geçerek Kadim Bilgeler’in toplantı odasının önüne gelip durdu.

 Nöbetçiler söz dahi söyleyemediler. O, Firuz’du. Hepsi onun ellerinde doğmuş ve onun ellerinde şifalar bulmuşlardı. Tanrılar Ovası’nda hiçbir şey ve hiçbir kimse, hayır diyemezdi Firuz’a.

 Odanın önünde duran yaşlı bir bilge nöbetçi olarak duruyordu. Firuz’a hiçbir şey sormadı. Çünkü Firuz tüm yasaları kendilerinden daha iyi bilirdi. “Böyle olması gerek” dedi sadece ve kapıyı açıp içeri girdi.

 İçeride tüm konuşmalar kesildi. Firuz, bir dizinin üzerine çökerek Kadim Bilgeler’i selamladı. Bir Kadim Bilge, “Gel Firuz, biz de şimdi seni düşünmekte ve konuşmakta idik. Gel, katıl” dedi.

 Bir diğer Kadim Bilge ise, “Firuz” dedi, “Başlamadan önce misafirlerini de al gel, onlara da ihtiyacımız var” dedi.

 Firuz şaşırmıştı. Kadim Bilge, Firuz’un bu halini görüp, “Şaşırma Firuz, evet, tüm algılar ve veriler kapatıldı. Ama bizler için geçerli değil bu kural. Biz, hiçbir veri ulaştırmadan algılarımızı açık tutarız. Yoksa, yüzyılların içinde, bir anı dahi hesaba katarak, kararlar verebilmek, her tür yanılgıdan uzak durabilmeyi başarmak nasıl mümkün olurdu” dedi.

 Firuz anlamanın rahatlığıyla dışarı çıktı ve hızlı hızlı bina merdivenlerine gitti.

Korktuğu gibi olmamıştı hiçbir şey. İhtiyarların bilgileri ve inançları kolaylaştırıyordu işi. Onlar hesap sormazlardı olandan, ya da selam durmazlardı olana. Olan, olandı ve doğaldı. Olması gerektiği için olmuştu. Olanı varolan durumu anlamak için kullanmak gerekti. Şu anda olanları da, olmakta olanları da Kadim Bilgeler böyle değerlendiriyordu.

 Eliyle işaret ederek Koşin ve Shorhan’ı çağırdı. Efil’de arkalarından geliyordu.

 “Efil,” dedi Firuz, “sen burada kalıyorsun. İçeri girmen doğru değil. Şansımızı fazla zorlamayalım. Bizi burada bekle” dedi ve ilerledi.

 Koşin’le Shorhan, Firuz’u takip ederek Kadim Bilgeler toplantı odasına girdiler. Zena, Shorhan’ı gördüğünde, on yıllardır ilk kez, şaşkınlık duygusunu yaşadı.

 Koşin, Zena’nın yüzündeki şaşkınlık ifadesinden mutlu olduğunu anladı ve rahat bir nefes alarak gülümsedi.

 Shorhan, tüm Kadim Bilgeler’i tek tek selamladı ve ellerini sıktı.“Hepinizden af diliyorum. Ancak, buraya gelmek zorundaydım. Beni anlayacağınıza inanıyorum” dedi ve Zena’nın yanına giderek elini ona uzattı. Zena da coşkuyla ellerini Shorhan’a uzattı. Elele tutuşarak salonun ortasında dimdik durdular. Zena’nın yüzüne heyecanlı ve coşkulu bir gülümseme yayılmıştı.

 Firuz, çok endişeliydi. Shorhan ve Zena’nın yaptığına Kadim Bilgeler tepki gösterebilir, bunu bir saygısızlık olarak anlayabilirlerdi.

 Kadim Bilgeler’den biri Shorhan’ın diğer elini tutarak, dev odanın duvarlarında, sanki hareketliymiş gibi resmedilen yıldızın evrendeki hallerini göstermeye başladı.

 “Bak” dedi “bu bizim hikâyemiz Shorhan. Tanrılar Ovası’ndan çıktığında, aklında kalmayacak bunlar. Ama gönlünün ve aklının derinliklerinde bu bilginin içeriğine, özüne rastlayabileceksin. Gel, bak hikâyemizi nasıl bulacaksın”

 Shorhan bir eli Zena da, bir eli Kadim Bilge’de koca odada ilerlemeye ve dönmeye başladı. Büyülenmiş gibiydi. Gökyüzünde seyrettiği yıldızların da her bir insan gibi gerçek ve inanılır bir hikâyesi olacağını düşünmemişti hiç. Shorhan’ın gözlerinde duvarlardaki resimler vardı ve elinde Zena’nın aynı anda hem yakan hem de serinleten eli. Gördükleri netti ve başı sürekli dönüyordu. Kendisinin de döndüğünü zannediyordu. Bu haldeyken başladı konuşmaya ve devam etti. “Son yedi şafak hariç Tanrılar Ovası diye adlandırdığımız bu kutsal Ovadan tanıdıklarımız bir elin parmaklarını anca geçerdi. Bir efsaneydi Ova bizim için ve rüya ile hayal arasında bir yerdeydi. Atalarımızdan ve bilgelerimizden biri olan Alamoon önderlik etti tüm Vadi savaşçılarına. Büyü ve fesata, devzullar ve korkuya, haksızlık ve kötülüğe karşı o, gönüllerimizi sağlam tuttu ve eğitti on yıllardan beri. Sizlerden o da bahsetmedi. Güney’in kaderi uzun zamandan beri fırtına ve kanla çizildi ve bize acı, gözyaşı düştü. Çocukluğumuzun yeşilliklerini bir daha hiç bulamadık. Baş eğmenin herhangi bir biçimini öğrenmedik, anlamadık ve yaklaştırmadık yanımıza. Kandırmadık kendimizi hiç. Kavgaysa kavgaydı. Kaderse bu kaçamazdık. Ama özlediğimiz değildi bu. Bize adaleti öğretti Alamoon, özgürlüğü, disiplini ve kardeşliği. Rakip olmadık birbirimize ya da başkasına. Yaşama aşık olduk ve kahrettik ölüm korkusunu, irademizi koyduğumuz her yerde. Savaşmayı da, silahları da sevmedik hiç. Ama savaşmak düştü payımıza. Bu kaderi değiştirme umudunu yitirmedik hiç. Lacond efsanesini önder yaptık hayalimize, rüyamıza, umudumuza. Vardı ya da yoktu ama biz inandık. Çünkü kendimize inandık, yoldaşlarımıza. Bir hayaldi ya da gerçekti çok uzakta olan, ama biz Güney’de bir Lacond yapmaya yürüdük, yürüyoruz.

Ne yıldızlar kadar engindir aklımız ne de Güney’in bugünü kadar felç olmuştur gönlümüz. Durulamayan bir zamandayız ve durmayacağız. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yeni olana karakterini vermek isteriz özgürlüğün ve adaletin. Aşkın tadını tüm tadlarda hissetmek isteriz.

Ya akılacaktır bu hayata doğru ya da yok edecek zaman bizi. Ama, hiçbir şekilde sürünmeyeceğiz ve rezil olmayacağız, çürütmeyeceğiz hayatı ve çürümeyecek hayatlarımız. Hiçbir şekilde ama hiçbir şekilde teslim olmayacağız kötülüğe.”

 Shorhan’ın  sustuktan sonra da başı dönmeye devam ediyordu. Gözleri Zena’nın gözlerine kenetlenmiş, sanki iki eli de Zena’nın elinde ve birlikte odanın ortasında dönüyorlarmış gibi hissediyordu. Ellerinden birbirlerine yaşam, durmuş bir zaman ve ancak doruklarda hissedilebilen, ciğer yakan bir hava akıyordu sanki. Birden yakıcı bir özlem kavurdu Shorhan’ı. Zena’nın gözlerinde birkaç damla gözyaşı gördü. Bunun mutluluktan mı yoksa kederden mi olduğunu anlayamadı. Ve sonra, kendini kaybetti.

 Firuz başındaydı. Bir Kadim Bilge, “Algıları da, verileri de açık kalsın Firuz. Alacaklarımız ve vereceklerimiz var” dedi.

Sonra, Koşin anlattı olanları. Duran’la birlikte savaşlarını, Kuzey  Geçitlerini, Berf ve Seyn’in savaşını, Ruz’un pusularını, Set’in düşüşünü, Vadi’den gelen haberleri, Nek’i, tepede toplanmaya devam eden savaşçıları, Ala’nın Berf’le geçitlerdeki ordulara baskın yapmaya gidişini ve Şila’ya Alamoon’un verdiği görevleri, Sena’yı; hepsini birer birer anlattı. Özellikle de Raydım çocuğu ve Shorhan’ı.

Shorhan’ın Vadi’ye ve Alamoon’a, özellikle de Güney’e bağlılığını, alçak gönüllüğünü ve sınır tanımaz çalışkanlığını, iyilik ve cesareti farklı bir şekilde taşıyışını, yaşayan bir efsane oluşunu, tüm savaşçıların kendisine özel bir sevgi beslediğini, onun varlığının Vadi savaşçılarının moralini ve gücünü, kendiliğinden bir şekilde artırdığını birkaç ay adımı zamanı anlattı, anlattı ve anlattı.

Zena ve Firuz, Koşin’i hayranlıkla dinlediler ve birbirlerine olan bağlılıkları müthiş bir şekilde pekişti o gece. Kadim Bilgeler, odadakilerin kendi aralarındaki bu bağdan çok etkilendiler ve bu duygu kendi aralarındaki tüm zamanların dostluğunu da pekiştirdi.

 Sonra, Firuz konuştu ve Zena. Sonra Kadim Bilgeler…

 Ay, şafağa doğru koşuyordu.