Shorhan

"Barbarlık Varsa Bilgelik de Vardı"

Ahmet Garip 'in fantastik romanı "Shorhan" ı online olarak okuyabilirsiniz

 

                              

Birinci Bölüm

"Bütün Aşklarda Sınanmadan Sevdana Sevda Demeyeceğim"

 

İkinci Bölüm

"İlahların Cezası
Vadi Yolunda Büyücülerle Savaş"

 

Üçüncü Bölüm

"Lacond Söylentisi"

 

Dördüncü Bölüm

"Koşin ve Duran Birliği"

 

Beşinci Bölüm

"Güney’in Kalbi Vadide Atıyordu"

 

Altıncı Bölüm

"Umut Doğar Umutsuzluktan, Bir Dost Gözü Görmeye Gör"

 

Yedinci Bölüm

"Kavga Sürüyor"

 

Sekizinci Bölüm

"Kader Kedersiz Aşılmamıştır Hiç "

 

Dokuzuncu Bölüm

"Sıcak Çayır Savaşı "

 

Onuncu Bölüm

"Düşüşlerin Habercisiydi Zaman"

 

Onbirinci Bölüm

"Vadideki Şüphe"

 

Onikinci Bölüm

"Tanrılar Ovası’nda Tarih Akıyordu"

 

Onüçüncü Bölüm

"Elçilere Zeval Olmaz"

 

"Ondördüncü Bölüm"

“Tarih Olur, Yiğitçe Bir Cesarete Denk Geldiğinde Zaman”

 

"Onbeşinci Bölüm"

“Sıra Bizde Ulular”

 

"Onaltıncı Bölüm"

“Hayat Dengeleri Gözetir”

 

"OnyedinciBölüm"

 “Yolcular Yolda Gerek, Sorumlular İyileştirsin Güney’in Yaralarını”

 

 

Onikinci Bölüm

"Tanrılar Ovası’nda Tarih Akıyordu"

 

                                      “Kötü eylemler çoğunlukla kötü niyetlerden bozulur”
Bir Sena sözü

 

“Firuz Firuz” diye bir sesle irkildi yaşlı kadın ve oturduğu ağacın dibinden sese doğru baktığında, koşarak gelen Efil’i gördü ve el salladı. Efil, Firuz’un yanına geldiğinde nefes nefese kalmıştı.

 “Yavaş olmalısın Efil, biliyorsun ki, Tanrılar Ovası’nda zaman durduruldu. Akmakta olan hareketin hiçbir şeyden etkilenmemesi gerekir” dedi Firuz.

Efil hâlâ nefes nefeseydi. “Bu da ne demek oluyor Firuz, niçin tüm algılar ve veriler kapatıldı? Ovanın dışındakilere neler olduğunu nasıl haber vereceğiz ve dışarıda olanları nasıl haber alacağız?”

 Firuz düşünceliydi. “Bu konuda sana katılıyorum Efil” dedi Firuz ve devam etti. “Ancak, bazı anlar vardır ki zamanda, o an bin yılın tüm bilgisi ve dikkatiyle bir şeye odaklanmak gerekir. İşte o zaman odaklanmanın ahengini, hızını ve yolunu hiçbir şeyin bozmasını istemeyiz.”

“Bildiğim kadarıyla, Şûra toplantısı bitti Firuz. Nedir bin yılın önemlisi?” diye sordu Efil.

 Firuz, sadece başıyla Şûra Salonu’nu işaret etti “Kadim Bilgeler iş başında Efil.” dedi sessizce.

 “Zena mı sorgulanıyor yoksa Firuz?” diye sordu Efil.

 Firuz sessizce ve kederle başını sallamakla yetindi

 “Fakat Firuz, bugünlerde olan şeyler hiç de olağan değil. Her şey müthiş bir hareket halinde. Duyduklarımdan anladığım kadarıyla, her an değişmekte dengeler ve olmadık şeyler olmakta. Bunlara algılarımızı kaparsak, nasıl doğru kararlar verilir.”

 “Efil,” dedi Firuz “bilgelik seni erken bulmuş, ben de senin gibi düşünürüm. Ama Kadim Bilgeler Divanı, zamanın sorumluluğunu taşımaz boşuna. Sen bugünün ve yarının derdindesin. Onlar, birkaç bin yıl geçmişin ve birkaç bin yıl geleceğin hesabıyla atarlar adımlarını. Yıldız Halkı tarihinde iki kadim bilge divanına şahit olan azdır. Bu yüzden önemlidir bugünler, iyi yaz gönlüne ve aklına. Gençler sıkılmıştır bu divan zamanlarında. Kadim bilgeleri yavaşlıkla ve zamanında davranmamakla suçlamışlardır hep. Arşivlerimizin bilgisine göre ise bugüne dek hiç yanılmamıştır bu divan, ve hep atması gerektiği zaman atmıştır adımını.”

 Efil atıldı “Fakat Firuz, insanlar hiç de bize anlatıldığı gibi değil. Tüm algıladıklarımdan rahatça söyleyebilirim bunu. Onlar da değişimin eşiğinde.”

 Firuz, düşünceli bir şekilde önde duran başını ve ak saçlarını, Efil’in sözleriyle birlikte, arkaya atarak kahkahalarla güldü.

 “Bugünlerde çok işittim bu lafı. Anlat bakalım, Küçük Met’ de bu insanlardan mı yoksa”

 Efil  biraz sıkılır gibi oldu ve sonra “ İnsan zaafları olarak öğrendiklerimizden sadece birini gördüm onda Firuz” dedi sessizce.

 Firuz, “Neymiş bakalım o?” diye sordu.

 Efil, “Gerçekten de insanlarda sabır yok” dedi ve devam etti. “Daha doğrusu bizim anladığımız anlamda sabır yok. Yoksa onlar da kendilerine göre çok sabırlı denilebilir. Öyle değil mi Firuz? Her özellik, canlının kendi yaşamında anlamlanır. Bizim yaşamımız, yaşımız, bilgimiz, arşivimiz, bize verilmiş olanlar ve töremiz onlardan çok farklı. Onları, onlara göre değerlendirmek gerekmez mi?” diye sordu.

 Firuz, tanrısal ve bilgece bir tebessümle Efil’i sevgiyle süzdükten sonra, “Gönlünü dağıtmış bilge kız.” dedi ve devam etti. “Söylediklerin doğrudur. Ama bütün değil. Elbette ki, her canlıyı kendi yaşamında anlamak gerekir. Ama öğretilmiştir ki size, başka canlıların bilgilerine sahip olmayanlar, kendilerindekini ararlar diğerlerinde ve kendileri gibi sanırlar başkalarını. Değildir oysa. Ve bu bilinmezle kederi kader yapar her canlı kendi kendine. Binlerce yılın bilgisi, bize, her canlıyı kendi özellikleriyle anlamayı öğretti; kendimizi korumak, geliştirmek ve karıştırmamak için ama.”

 Efil dikkatle dinlemeye devam ediyordu…

 Firuz konuştukça, aklına, Zena ve diğerleri çıktıktan sonra, Şûra salonunda yaşananlar geldi. Konuşmayı neresinde bitirdiğini fark etmeden düşünmeye başladı.

 Şûra salonunda o kadar tartışmalarına rağmen sonuç çıkmamıştı. Bu yüzden de Kadim Bilgeler Divanı toplanmıştı

Kadim Bilgeler, kişilere, olaylara, ufak tarihlere, iyilere, kötülere, haklılık ya da haksızlığa bakmazdı. Onlar, yaşamın yasalarıyla düşünürler, aylara, mevsimlere, yıllara takılmadan zamanı bir bütün olarak ele alırlardı. Zamanın ve hareketin yasalarına göre kararlar verirlerdi. Onlara göre zaman hep akardı, varolan bir daha yok olmazdı ve aynı zamanda varolmakla birlikte değişmeyi hak etmişti her şey. Kimsenin gücü yetmezdi zamanı durdurmaya, geri çevirmeye. Yaşam her zaman gelişirdi, tersini söyleyene sadece acırlardı. “Dar görüşlülük,” derlerdi, “dar zamanlara ve dar gönüllere sahip olanların karakteridir. Ve canlının yaşamı olur karakteri.”

 Firuz’un aklı ve gönlü farklı çalışmaya başlamıştı. Bir yandan aklı güveniyordu Kadim Bilgelere, bir yandan gönlü, kaygı ve kuşku doluydu. Kendisi de bir ulu bilge olmasına rağmen, tam olarak dışlayamazdı kendisini yaşadıklarından ve tam olarak ötesine geçemezdi kendisinin, istemezdi de bunu zaten.

 

   Kadim Bilgeler Divanı

 

“Gerçeğe giden yollar farklı uzunlukta ve genişliktedir. Her yolun   tehlikesi, o yolu yürüyenler kadardır. Gerçek, rengarenktir ve her renk bir sestir ve neredeyse ona giden yolların ve o yollarda olanların rengi ve sesi kadardır gerçek” Alamoon

 

Kadim Bilgeler Divanı’nda tanıdık, bildik bir düzen yoktu. Orada burada bir oturak, birkaç köşede küçük, yuvarlak birer masa; ve hepsi de dışardan bakıldığında uyumsuz denebilecek kadar birbirinden uzak ve düzensizdi. İçerde beş kadın, dört erkek, dokuz yaşlı bilge vardı. Ancak, bunlar gerçekten yaşlıydılar. Firuz onların yanında çocuk kalırdı. Fakat yine de dinç görünüyorlardı. Hiç penceresi olmayan Şûra salonunun bir odasındaydılar. Oda oldukça büyüktü. Şûra salonunun aksine, duvarlarda, bir yerden bakıldığında, sadece bir yıldızın bir hali vardı. Birkaç adım atılıp başka bir yerden bakıldığında, aynı yıldızın başka bir hali. Her oturaktan ve her masadan, odanın her noktasından o yıldızın evren içindeki farklı görüntülerine sahip  oluyordu insan. Hızlı hızlı yürüdüğünüzde, hele hele odada yuvarlak çizerek koştuğunuzda -ki o kadar büyüktü oda- yıldızı, evrenin içindeki bütün yıldızlarla ilişkisi içinde görüyordunuz. Dokuz bilgenin her biri, kah oturuyor, kah yuvarlak çizerek yürüyor, kah düz bir hatta gidip geliyor, kah olduğu yerde düşünceyle duruyordu.

 Zena, odaya girdiğinde, bir tabureye oturup beklemişti. Ancak, odadaki bilgelerin kendisine dahi garip gelen hareketlerine katılıp o da, yürümeye ve yıldızın farklı hallerine bakmaya başlamıştı.

 Tavandan gelen ışığa bakan bir bilge, “Şûra’yı dinledik, algıladık Zena” dedi ve devam etti, “Bin yıldır Kadim Bilgeler Divanı’na varmamıştı hiçbir karşıtlık. Bize söyleyeceğin başka şeyler var mı?” diye sordu.

 Zena, “Bildiğini düşünürüm Brahm’ın çocuklarının bilmesi gerekenleri. Yine de, sorduğunuz için söyleyeceğim bence olanları.” dedi.

 “Zena” dedi bir Kadim Bilge, “Seni tanır, bilir ve severiz. Yıldız halkının zamana gözcülük yapmakla görevlendirilen gözcüsüsün ve yüzyıllardır başındasın görevinin. Gözcüler, yalnızlık çekmişlerdir her zaman ve hepimizden fazla çalışmışlardır. Sana, ‘gözle ve sen de gözleneceksin her daim’ demiştik. Bir ödül değildir gözcülük ama bir ceza da değildir. O Brahm’ın yolunda atılıp yangınlara yanmamayı verir sana. Bir görevdir sana verilmiş olan. Her Yıldız halkı üyesinin görevi gibi. Ancak, gözcünün görevi, hata istemez, kabul etmez ve kaldırmaz hatayı Zena. Her hata zamanın akışını ve yönünü değiştirebilir çünkü” dedi Kadim Bilge ve dolaşmaya başladı.

 Zena, Kadim Bilge’nin sözü bittiğinde aldı sözü, “Bütün kederlerini, acılarını yaşadım gözcülüğün. Aklı ve gönlü bir olanların hakkı yoktur şikayete. Yaşarlar bir amaçla ve o amacı kadim kılarlar. Bir hata yaptığımı sanmam. Suçlamalar, suçlayanların suçunu göstermektedir. Algılarını doğru kullanmamalarıdır, suçlamalarının sebebi. Suçlayanların bugüne dek tek bir eleştirilerini algılamadım. Algıları ve verileri karıştırmaya çalışmalarına ise, tanık oldum. Bugüne dek, yetişkin iki insan tanımıştır beni. Biri, hepinizin bildiği Güney’in bilgesidir, kendisini her an aşan Alamoon. Diğeri, Güney’in kaderine, zamanın yönüne, iyilik ve adalet için yeni bir renk katmaktır amacı. Adı Met’dir. Ve bu amacı gerçek kılmak için ‘Shorhan’ diye çağırdım onu.”

 Bir Kadim Bilge “Shorhan” dedi, “Adaletin, iyiliğin ve cesaretin efsanesi” bir süre derin derin nefes aldı, sanki binlerce yılın muhasebesini yapar gibiydi.

“Shorhan” diye devam etti. “bir bilge ya da bir savaşçıya, Shorhan diye seslenmek suç değildir Zena, onun doğru kişi olup olmadığı bile sonraki konudur. Asıl önemli olan, olanların yönünü, Shorhan efsanesini gerçek yapacak kadar dizginlerinden boşanmış olarak mı görmektesin?”

 Zena bir süre sustu ve sessizliği dinledi. Durduğu yerden, duvardaki yıldıza büyük bir hızla gelen ve neredeyse yıldız büyüklüğünde olan bir kuyruklu yıldızın asıl yıldıza çarpmasına an kaldığı görülüyordu.

 “Ben” dedi Zena, “Güney’deki zamanı aynı yıldızımızın şu hali gibi görmekteyim”

 Bütün bilgeler coşkulu bir  canlılıkla duvardaki yıldıza değil de Zena’nın durduğu yere baktılar.

 Bir kadim bilge,”Bir adım daha sola at Zena” dedi. Zena bir adım sola attığında, başka bir kuyruklu yıldızın 90 derece açıyla gelip, çarpacağından korkulan kuyruklu yıldıza çarptığı ve asıl yıldızın kurtuluşunu gördü.

 “İşte” dedi Zena, “Örnek doğru olur mu bilmem, çünkü her örnek kendine hastır ve açıklamaz başkasını ama Güney’de de yaklaşmakta olan kötülüğe çarpacak bir iyilik gerek.”

 Bir Kadim Bilge, "Zena” dedi, “Bu çarpışmanın sonuçlarını gördüğünü sanırım. Ve bu sonuçlar ile Shorhan efsanesi  yaratılarak yaşanacakların neredeyse aynı sonuçları yaratacağını da görmekte misin?”

 Zena heyecanla, “Evet” dedi,  “Bunun farkındayım. Ancak, dikkate alınması gereken, gözden kaçırılamayacak, olanların ve olacakların yönünü değiştirecek başka bir boyut var. İnsanların yolculuğu bazen öyle bir sıçrama anına denk gelir ki, sıçrama zamanında yaşananlar, gelecek tüm zamana verir rengini. İşte, tam da sonucu değiştirebilecek bir andır ve eylemdir bu.”

 Beyaz saçları ve beyaz pançoları, beyaz bol pantolonları ile dokuz kadim bilge birer ışık gibi görünüyorlardı. Yüzlerindeki tüm yaşlılık izlerine rağmen, bakışları ve sadelikleri ile güven ve sevgi duygusu oluşturuyorlardı. Bellerine bağladıkları beyaz kuşaktaki cepler ve boşluklardan hâlâ ateş tozu, kılıç, ışık demeti taşıdıkları belli oluyordu. Her birisinin gözcülükten geçmiş, yıldırıcı ve kahredici bir kaderi yaşadıkları belli oluyordu.

 “Biz” dedi bir Kadim Bilge, “öğreniriz bu divanda tekrar her şeyi ve ahenkli kılarız tüm bildiklerimizle. Bu yüzden sana tekrar okuyacak tüm Yıldız halkının bildiğini bir Kadim Bilge. Yaşamın Yasa’sıyla başlar her divan. Yeterince konuşacağız acele etmeden. Acelen var, biliriz ve unutmayacağız bunu. Başlanacaksa yeni bir yola, her şey tam zamanına denk gelir, merak etme” dedi ve sustu.

 Sonra, bir taburede oturan ve durduğu yerden duvardaki yıldızın bir bütünken bile, her zerresine kadar göründüğü bir kadim bilge söz aldı ve okudu aklından Yaşamın Yasa’sını.

 “Kendiyle tutarlılık önemlidir ama barındırmaz yaşamı içinde henüz. Kendiliğinden iyi olan, kendiliğinden kötüyü de barındırır içinde. Ama, bu karşıtlıktır ki, başlatır hareketi. Çelişkinin farkında olanlar, hatta farkında olmakla kalmayıp, onu bağrında taşıyanlar, omuzlarına alarak götürenler, bunu yapabildikleri ölçüde canlıdır, canlı hayatın simgeleridir. Artık vardırlar ve varolmak ancak böyle bir şeydir.

 Varoluşun farklı biçimlerini kaçırmamak gerekir gözden. Bir kere varolanlar, karşıt diye anımsadıklarının saflarına da geçmelidir. Ve karşıtları birbirinin içinde var etmelidirler. Kendi içlerinde bile karşıtlığı yaşatma bilgeliğinde olmalıdırlar. Böyle değilse eğer, yaşamın hareketi affetmez. Böyle olsa bile, henüz asıl rengi değildir yaşamın ve karşıtlıklar içinde yok olup gitmeye mahkumdur bu kadarıyla yetinenler.

 Yaşam ve bilgelik vardır birbirini kucaklayan ahenkle.

 Bilgin ve teorisi vardır, tecrübeye dayanmayan ve tecrübe edilemeyen. Bu kadarı bile yakalayabilir karşıtlığı ve sürdürebilir varlığını.

 Yine de yaşama asıl rengini vermemiştir bu biçim, on binlerce yıldan beri.

 Yaşama rengini verdiğini bilmeyenler çoğunluktadır her zaman ve karşıtlıkların baskısı altına gönüllüce girerler sanki. Kendi dışlarında varolanların başka hesaplarında ya da yok oluşta, yazmasına boyun eğerler kaderlerini.

 Bize düşen, yaşam ve bilgeliğin birbirini kucaklayıp taşıdığı harekete dikmektir gözlerimizi ve bunun yasalarıyla yaşamaktır” dedi ve derin bir nefes alarak yerinden kalkarak dolaşmaya başladı.

 Zena, şaşırarak dinlemişti akıldan ve gönülden okunanları, ilk kez bu kadar çok şey anladığını düşünmüştü Yaşam Yasa’sı okunurken.

 Sonra konuşmaya başladılar…

 

Kuzey Geçitlerinde, Güney’in Kaderi Çizilecek

 

 Ala,  kem bir rüzgârın bukle bukle havalandırdığı saçlarıyla atının üzerindeydi. Tertemiz yüzü ile kederle, birliğin başında gidiyordu.

 Set’i kaybetmenin şokunu henüz atlatabilmiş değildi. Oldukça gençti ve gözünde hep Set’in havada parçalandığı an canlanıyordu. Zaman zaman başını sağa sola sallıyor, yola dikkatini vermeye çalışıyordu. Shorhan’la Fırtına Tepesi’nin vadi yamaçlarında uzun bir yürüyüş yapmış ve bir plan geliştirmişlerdi. Ala, Shorhan’a ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar, kara orduların geçitten geçemiyeceğini iddia etmiş ve gerekçelerini anlatmıştı.

 Shorhan ise, “O zaman, onlar da bunun farkındalar” demişti.

 “Evet, farkındalar” demişti Ala. “Onlar bizim küçük bir birlik olduğumuzu biliyorlar. Ama 25 kişilik bir takım olduğumuzu da düşünmüyorlar. Tanrılar Ovası savaşçıları mükemmeldi. Kara ordular, bizi, geçit tepelerinde en az 250 kişi tahmin ediyor. Ve eminim, bunun da 150 kadarının Tanrılar Ovası savaşçıları olduğunu düşünüyorlar. Bu bilgiyi, pusuya yattığımızda, komutanlarının birinden duyduk.”

 Shorhan, “Öyleyse, niçin binlerce kişilik bir orduyu orda tutuyorlar da bizi arkadan avlamıyorlar?” diye sormuştu.

 Ala, “Bunu bilemem Shorhan ama geçitlerdeki savaşçıları orda tutma hedefleri olabilir.

 Shorhan yine, “Ancak, o zaman onlar da, her an taktik değiştirebilirler.” demişti.

 “Olabilir, çünkü, son güneş adımlarında, sürekli, oraya buraya, birlikler gidip geliyordu.” Demişti Ala.

Shorhan,   “O zaman, geçit tepelerindeki savaşçıları, orada tutabileceklerine inandıkları bir güç bırakıp, geri kalan tüm orduyla, şafakta, Rüzgârlı Tepe’de bekleyen vadi savaşçılarına arkadan saldırabilirler ve biz iki ordu arasında kalırız.” diye uyarmıştı onu.

 Ala ise, “Bu felâket olur Shorhan. Bunu engellemek için bir şeyler yapmalıyız.” diye belirtmişti korkusunu.

 “Evet,  hem bunu engellemeliyiz hem de Rüzgârlı Tepe’deki güçlerimizi azaltmamalıyız.” Demişti Shorhan.

 Bunun üzerine Ala, Duran ve Koşin’in birliğine Ruz’un birliğinden de destek alıp 200 savaşçıyla yola çıktı. Vadi yakınındaki randevularına gidiyorlardı.

 Önden, Vadi’ye bir haberci göndermişlerdi. Berf ile Seyn’in Vadi’de dinlenen ve yaralarını saran birliğini almaya gidiyorlardı.

 Böylece, 300 kişilik, müthiş savaşçılardan oluşan küçük bir ordu haline geleceklerdi. Ve Kuzey Geçitleri önünde birikmiş olan kara ordulara saldıracaklardı. Ala, kafasında planlar geliştirmeye çalışmasına rağmen, binlerce kişiden oluşan kara ordulara karşı nasıl bir taktik izleyeceklerini kesinleştirememişti henüz.

 Gerçi Shorhan taktikler için, “Seyn’in yoldaşları ve Berf’le bu sorunu çözersin Ala, merak etme sen. Berf, duruluğu kadar, katmerlenmiş sorunlara olmadık çözümler yaratmakla ünlüdür Güney’de” diye rahatlatmaya çalışmıştı Ala’yı. Yine de o, kara kara düşünmekten alamıyordu kendini.

 Büyücü Rilte ve tayfasını, Shorhan, Nek ve Met’in ve köylülerin yardımıyla dağıttığı köyü biraz geçince, yokuş bitti ve düzlüğe çıktılar. Çıkar çıkmaz da, Berf ve birliğiyle karşılaştılar. Haberci de yanlarındaydı.

 “Selam olsun sana, yiğit Set’in yoldaşı, kara haberleri aldık, gönlünü berrak tut. Paramparça edeceğiz Set’i parçalayanları.” dedi Berf.

 Ala’nın gözleri doldu. Atıyla Berf’in atının yanına gelmişti. Gözlerinden yaşlar akarken sadece başını Berf’in omzuna dayadı. Berf’in arkasındaki 100 kişilik birliğin de Set’in düşüş haberini aldıkları gözlerinden ve yüzlerinden belli oluyordu. Sanki, hiçbiri ummuyordu böyle bir şey ve sanki hiç biri taşıyamıyordu bu haberi.

 Berf, genç Ala’yı kucakladı ve başını okşadıktan sonra, atının üzerinde ayağa kalktı. Elini havaya kaldırdı ve konuşmaya başladı.

 “Tanrılar Ovası’nın ve Vadi’nin savaşçıları, yiğit dostlarım, hepinizle at sürdüm ve savaştık birlikte Güney’in dört bir yanında.” Sesi giderek gürleşiyor ve insanın kanını coşturuyor, yüreğini attırıyor, gözlerini açtırıyordu herkesin.

 “Farkındaydınız ya da değildiniz, hepinizi dinledim geceleri ve gündüzleri, önünüzde, ardınızda ya da yanınızda. Bazen birkaç yüzyılda bazen birkaç binyılda olabilecek şeyler oluyor bu zamanda. İster şans deyin buna, ister felâket. Ama, Güney yol ayrımında ve biz o yollardayız şimdi. Yoldaşlarımız düşüyor meydanlarda, her güneş adımında ya da her şafakta. Vadi dostları, birkaç on yıla sığan ömrünüzde, gönlünüz sıkışmaktadır bu kederle, bilirim. Ancak, bilin ki, gönlü sıkışık olanın işi de ömrü de dar olur.” Atının üstünde dönerek tüm savaşçıların yüzlerine bakan Berf, tanrısal ve bilgece bir sesle devam etti.

 “Ancak, hiçbir tarih yoktur ki, o zamanın yükü altında ezilsin yaşam. Her zorluğa karşı yürek kaldıran, kılıç savuran, insanları şaşkın ve hayran bırakan yiğitler çıkmıştır. Bu zamanda, bu görev size düşmüştür. Gönüllerinizi duru, akıllarınızı geniş tutun. Bir çağ kapanıyor ve açılıyor dev bir zaman. Bu zamanın kapıları sizlerin önlerinde. Bütün savaşçılar, adalet için savaştılar, iyiliğe inandılar ve cesur davrandılar. Tanrılar Ovası’nın ve Vadi’nin savaşçıları, şimdi eseceğiz rüzgâr gibi ve varacağız hedefimize. Yarım güneş adımı sonra mola verilecek hedefte, planlarımız için. Ve darmadağın edeceğiz sonra karanlığın ordularını; adalet ve özgürlük için, iyilik ve cesaret için.” dedi atına oturdu ve dört nala sürmeye başladı.

 300 kişilik ordu, kem esen poyrazı hissetmiyordu bile. Kendi yarattıkları yelin heyecanıyla uçuyorlardı sanki.

 Hedef Kuzeydi. Kuzeyin Geçitleri. Ölüm ya da yaşam değildi sonuç. Hepsi fark etmişti ki, bir zaman vardı, kötülüğün mutlak hakimiyet kurmaya çalıştığı. Ve bir mekan vardı, tüm canlı yaşama hayatın dar edilmeye çalışıldığı. O mekan Güney’di. Ve onlar Güney’in yerlileriydiler. Tam o zamanda ve tam da oradaydılar. Bazen zamanın işleri aşar bir insanın yüreğini. O zaman o yürekler taşar sınırlarından ve yayılır zamana. Ne gerekiyorsa, o yapılacaktır artık. Düşülecektir ya da kalkılacaktır. Önemli değildir bu. Hepsi biliyordu ki, kötülerden kat be kat daha çok cesur olmak gerekti, karanlık ve kan zamanında. 

 Akıyorlardı rüzgârda ve zaman akıyordu. Neredeyse, aynı hızdaydılar zamanla ve insan sezdi mi bunu bir kez, coşkusuna dur durak olmazdı, durulamazdı önünde, yavaşlatılamazdı, geri döndürülemezdi. Akıyordu iyilikle, cesaretle savaşçılar ve zaman.

 Ala hızla Berf’in yanına gelmiş, rüzgâr gibi sürerken atlarını, “Berf, unutamayacağım hiç sözlerini ve bu anı, bütün kederler uçtu gönlümden ve aynı andayım tarihle. Tanrılar Ovası prensesine neyse borcum her şekilde ödemeye razıyım. Brahm’ın yolunda yanmayanlardan ol” dedi.

 Berf’in yüzünde ise, müthiş bir ifade gördü; intikam hırsıyla yanan tuhaf bir gülümseme, gözlerinde, önüne çıkacak her şeyi parçalayacak bir ateş, nefesinde tarihin sabrı ve sanki sadece bir hedefe kilitlenmişti.

 Dağlar aştılar ve düz ovalar, sadece Tanrılar Ovası’nın bilge ve savaşçılarının kullandığı yollardan götürdü onları Berf. Tepelerin içlerinden geçtiler ve ırmakların bazen altlarından bazen kenarlarından, vadileri bıraktılar ardlarında ve dağ doruklarına sürdüler atlarını.

 Dağın doruğuna çıktıklarında durdu Berf. Birkaç ay adım zamanı geçmişti gece karanlığında. Ay ve yıldızların ateş dansı yaptığı gecede, sanki duru bir sabahta yol alır gibi vardılar hedefe. Aşağıdaki küçük ovada, karanlığın ordularının ateşleri, kazanları görülüyordu. Sanki tüm karanlığın orduları hareket halindeydiler. Devzulların ve büyücülerin kümelendiği yerleri gösterdi onlara Berf. Reklerin nasıl konumlandıklarını. Kuzey Geçitleri’ de görülüyordu bu doruktan. Bir haberci çıkardı Ala, geçitteki yoldaşlarına.

 Sonra, atlarından indiler ve halka halka olarak yuvarlak bir çember oluşturdular. En ortada Berf ve Ala vardı.