Shorhan

"Barbarlık Varsa Bilgelik de Vardı"

                      Ahmet Garip 'in fantastik romanı "Shorhan" ı online olarak okuyabilirsiniz  

                             

Birinci Bölüm

"Bütün Aşklarda Sınanmadan Sevdana Sevda Demeyeceğim"

 

İkinci Bölüm

"İlahların Cezası
Vadi Yolunda Büyücülerle Savaş"

 

Üçüncü Bölüm

"Lacond Söylentisi"

 

Dördüncü Bölüm

"Koşin ve Duran Birliği"

 

Beşinci Bölüm

"Güney’in Kalbi Vadide Atıyordu"

 

Altıncı Bölüm

"Umut Doğar Umutsuzluktan, Bir Dost Gözü Görmeye Gör"

 

Yedinci Bölüm

"Kavga Sürüyor"

 

Sekizinci Bölüm

"Kader Kedersiz Aşılmamıştır Hiç "

 

Dokuzuncu Bölüm

"Sıcak Çayır Savaşı "

 

Onuncu Bölüm

"Düşüşlerin Habercisiydi Zaman"

 

Onbirinci Bölüm

"Vadideki Şüphe"

 

Onikinci Bölüm

"Tanrılar Ovası’nda Tarih Akıyordu"

 

Onüçüncü Bölüm

"Elçilere Zeval Olmaz"

 

"Ondördüncü Bölüm"

“Tarih Olur, Yiğitçe Bir Cesarete Denk Geldiğinde Zaman”

 

"Onbeşinci Bölüm"

“Sıra Bizde Ulular”

 

"Onaltıncı Bölüm"

“Hayat Dengeleri Gözetir”

 

"OnyedinciBölüm"

 “Yolcular Yolda Gerek, Sorumlular İyileştirsin Güney’in Yaralarını”

 

 

 

Ondördüncü Bölüm

 “Tarih Olur, Yiğitçe Bir Cesarete Denk Geldiğinde Zaman”

                                                     

                                                                                           “Yok oluşa gittim bazen, ışıklarımızı
söndürmeye and içtiklerinde, inandım yok olacağıma
ama vazgeçmedim hiç. Yok olmadım hiç ve her seferinde
yandı başka ışıklar” Berf Sözü

 

 Kuzey Geçitleri’nde, kara orduların toplanmış olduğu bölüm, çok geniş olmayan bir düzlüktü. Bu küçük yarım ovanın etrafı  tepelerle çevriliydi. Diğer yarısı ise, tepelerin arka tarafındaydı. Tepelerden her iki taraftaki yarım ovaya iki geçiş vardı. Bu yollar şu anda kara orduların denetimindeydi.

 Aslında, özel olarak, geçişleri denetimlerine almış değillerdi. Sadece, devzul, büyücü ve rek ordularında, o kadar çok hareket vardı ki; bu iki geçişin etrafı sürekli kara orduların birliklerinin hareket alanı haline gelmişti.

 Büyücüler rekleri Kuzey Geçitleri’ne sürmeye devam ediyor ve rekler geçitlerde yok olup gidiyorlardı.

 Kuzey Geçitleri’ni tutan Vadi ve Tanrılar Ovası savaşçıları en ufak bir zafiyet göstermemişlerdi. Devzul ve büyücüler buna bir anlam verememiş, tüm taktikleri boşa gitmiş ve karşılarındakilerin morallerini yıkmaya çalışırken kendi moralleri yıkılmaya başlamıştı.

 Rek birliklerinin düzeni, bir şafak öncesi gibi değildi. Ya tepelerdeki ormanlara kaçıyorlardı ya da daha çok efsunlanmanın yollarını arıyorlardı. Daha önceleri kendilerine yardım eden klan üyelerinin yanlarına kaçıyorlardı. Fakat, her şekilde, rek birliklerinin içi iyice boşalmış, rek orduları bir güneş gününde sanki birdenbire  sönmüşlerdi.

 Bu durum, devzul ve büyücülerin yeni yeni dikkatini çekmeye başlamış ve reklerin dağılmasını engellemek için, sıkı bir disiplin uygulamaya çalışırken, bir yandan da geçitlere sürdükleri rek sayısını azaltmaya başlamışlardı.

 Reklerdeki bu gevşeme eğilimi, çeşitli kaynaklardan gelen haberlerle büyücülerde de moral bozukluğu yaratmaya başlamıştı. Batı kapılarından Güney’e her türlü vahşilik eşliğinde gelirlerken, onları bu yollara çağıranlar ve rehberlik yapanlar, devzul ve büyücü ordularını o kadar güçlü anlatmışlardı ki, her büyücünün her bir şeyi yapabileceğini sanmışlardı. Oysa iki şafaktır, her yandan kötü haberler geliyor, en güvendikleri büyücü, ya da en çok korktukları devzul komutanlar, kendilerine Vadi savaşçısı diyen kadınlar tarafından bile rahatça avlanıyorlardı. Oysa onları Güney’de her şeye kadir olduklarını anlatarak çağırmışlardı. Şimdi ise, neredeyse öldürmedikleri kalmıştı birbirlerini. Devzulların büyücüleri, bu kadar horlamasını, şarlamasını ve it gibi kullanmasını artık hazmedemiyorlardı. Devzullar, kendilerini çok akıllı zannediyorlardı. Oysa, geçitleri savunan Vadi savaşçılarında en ufak bir yılgınlık, çözülme belirtisi yoktu. Hani geçitleri bir avuç insan savunuyordu, hani kimse onlara yardım edemezdi ve yardım edebilecek tüm güçler yok edilmek üzereydi, hani yardım gelmediğinde zorluk altında birbirlerine düşeceklerdi. Oysa, son yarım ay zamanından beri, her biri daha da hareketlenmiş, sadece, kendi mevzilerini korumakla kalmıyor, aynı zamanda geçitlerin uçlarına kadar yaklaşıp kayalıkların ardına saklanarak, devzulları, büyücüleri dahi vurabilen okçu saldırıları düzenliyorlardı. Hele bir grup vardı ki, onların okları müthişti. Hem çok uzağa gidebiliyor hem de hedefini buluyordu. Vadi ve Tanrılar Ovası savaşçıları bir kaç kez böyle uçlara kadar gelip okçu saldırıları düzenlediğinde, devzullar az sayıdaki savaşçının da uçlara geldiğini, tepelerin boş kaldığını düşünüp genç devzulları geçitlere sürmüşlerdi. Ancak o gruptan geriye dönen olmamıştı. Hepsi yukarıdan atılan koca kaya parçaları ve kaynar sularla yok edilmişlerdi.

 Aslında, görünüşte, devzullar haklı gibiydi. Savaşçılar geçit uçlarına saldırı yapmak için pusu kurduklarında, tepelerde en fazla ikişer savaşçı kalıyordu. Ancak tepede kurdukları kaldıraç sistemi o kadar iyi işliyordu ki, iki savaşçı bile, sadece bir geçitteki tüm saldırıları bir güneş adımı boyunca engelleyebilirdi ve zaten öyle de oluyordu.

Devzul komutanların çadırında tam bir korku havası esmeye başlamıştı. Bunun sebebi gelen haberci genç devzuldu.  Yönetici devzulların geçitlerin alınamamasına çok öfkelendiklerini, sorumluları bağışlamayacaklarını, Kuzey Geçitleri’ndeki görevi bırakıp, şafakla birlikte Rüzgârlı Tepe’de birikmeye devam eden Güney’in savaşçılarını yok etmekle görevlendirildiklerini, geçitleri tutan savaşçıları oyalamak için, bir büyücünün komuta ettiği rek birliğini, Kuzey Geçitleri’nde bırakmaları gerektiğini bildirmişti haberci.

 Devzullar, o kadar öfkelenmişlerdi ki, geçitleri tutan savaşçıları yok etmeden gitmek istemiyorlardı. Ancak emir korkunç bir makamdan geliyordu. ‘Affetmeyeceğiz’ dediklerinde affetmezlerdi. Reddedilemezdi, tartışılamazdı, ertelenemezdi, değiştirilemezdi. Toplanmak ve emredileni yapmaktan başka bir seçenek düşünülemezdi.

Devzul komutanların çadırından en büyük olanı iri ve kıllı gövdesiyle dışarı çıktı. Genç devzulların komutanlarına bir şeyler söyledi ve çadırın önündeki komutan masasına oturdu. Genç devzulların komutanları aldıkları emirleri yerine getirmek için ortalığı toz, dumana kattılar. O anda Kuzey Geçitleri’ndeki tüm devzulların ve orduların komutanı olan bir devzul büyük bir böğürtü ve tıslama eşliğinde olduğu yerde tepinmeye başladı. Çevresindeki tüm devzul ve büyücüler buz kesmiş, donmuş kalmıştı. Komutanlarının boynundan aynı anda on ok birden girmişti ve okların nereden atıldığı belli değildi. Geçit tepelerindeki savaşçıların menzilinden çok uzaktaydılar. O bölgeden ve o taraftan bir saldırı gelmesi mümkün bile değildi.

 Komutanları yere devrilip yerde debelenmeye devam ederken, üç genç devzul komutanı daha vuruldu. Onların böğürtüleriyle tüm kara ordular, panikle koşuşmaya, kaçışmaya ve bağrışmaya başladı. Kimileri atlarına binmeye çalışıyor, kimileri koşarak çadıra doğru geliyor, bazı büyücü ve rek birlikleri, devzulların bu paniklerinden ezilmemek için yarım ovanın kenarlarına doğru kaçışıyordu.

Aynı anda, tepelerin dört bir yanından ve geçit tepelerinden devasa ateşler parladı, aynı anda tüm kara orduların etrafını saran  kızıl ve beyaz bayraklı atlılar  saldırıya geçtiler ve aynı anda tüm savaşçılar kara orduların kanını donduran haykırışlarını savurdular.

 “Brahm adına, kan ve hesap günüdür!”

 Kara ordular, zaten, o kadar dağınıktılar ki, bu saldırıyla tüm kontrollerini yitirdiler ve refleksle geçitlere yanaştılar. Kuzey Geçitleri’ni tutan savaşçılar ise, iyice uçlara gelmişler, pusularını tam zamanında ve tam yerinde kurmuşlardı. Rekler, sanki bir an önce ölüp kurtulmak ister gibi bu savaşçıların önüne atıyorlardı kendilerini. Devzulların koca gövdeleriyle paniklemeleri de, rek birliklerinin itiliyormuş ve eziliyormuş gibi kaçışmalarını, sürüklenmelerini sağlıyordu.

 Yarım ovanın tam ortasında, tam da göbekten saldıran ve bir elinde kızıl, beyaz bir bayrak taşıyan Berf, bir diğer elinde koca kılıcıyla devzulları doğrayarak geçiyordu. Affetmiyordu, acımıyordu, yaralamıyordu. Yok ediyordu, bilerek ve isteyerek yok ediyordu. Hareketleri öyle gerektirdiği için değil, öyle istediği için öyle oluyordu. Berf’in haykırışları, akan tüm savaşçıları coşturuyor, hızlarını, cesaretlerini ve öfkelerini artırıyordu. Yüzünde, sesinde ve öfkesindeki duruluk, bütün savaşçılarda, mutlak bir haklılık ve doğruluk duygusu uyandırıyordu.

 Berf’in hemen yanında Ala, rüzgâr gibi uçuyor ve Berf’le uyumlu bir biçimde önüne çıkan her düşmana saldırıyordu.

 Bu saldırıyla beraber, aynı anda, yirmişer savaşçı, yarım ovayı diğer yarım ovaya bağlayan iki geçidi ele geçirdiler. Lakayt bir şekilde iyice yayılmış olan iki rek birliğini temizlediler. Sonra, tepelerden keskin ve saldırgan boru sesleri yükseldi. Saldıran tüm savaşçılar, yönlerini değiştirip bir yarım daire çizerek, tekrar tepelere doğru yöneldiler. Sadece, Tanrılar Ovası savaşçıları ile Ruz’un savaşçıları, diğer savaşçıların aksine, panik içinde dağılan ve savaşma yeteneğini kaybeden devzul ve büyücülerin parçalanmış bölümlerine saldırmaya başladılar. Bunlar, başlangıç saldırısı gibi hep Berf’in usta savaş taktiklerinin şaheserlerindendi. Berf, savaşın ilk açılışını da öncü bir suikast ile başlatmış ve geriye çekilişi de, yine artçı saldırılarının yıkıcı ve öldürücü gücü eşliğinde yapıyordu. Tekrar borular çaldı ve artçı saldırıları yapanlar da çekilmeye başladılar.

 Son saldırılar da bitip tüm savaşçılar geri çekildiğinde, yarım ova kandan kızıla boyanmış ve devzul cesetlerinden yayılan iğrenç bir kokuya bürünmüştü.

 Tüm geçitler artık, Vadi ve Tanrılar Ovası savaşçılarınındı.

 Kara ordular yarım ovada sıkışmış kalmış kurtulmaya çalışıyorlardı. Aslında kendilerine saldıranların sayısı 300’ü geçmiyordu. Ancak, her iki yarım ovanın kendilerinin denetiminde olduğunu sanmaları, zamanın gece yarısını çoktan geçmiş olması, geri dönüş emrini almış olmaları ve moral bozukluğunun yarattığı dağınıklığın üzerine gelen bu saldırıyla birlikte ilk elden en önemli dört komutanlarını kaybetmeleri yenilgilerinde önemli bir rol oynamıştı.

 İlk toparlanan komutan çadırının güvenliğini sağlamakla görevli komutan oldu. Bu genç devzullardan biriydi. Onun etrafa emir yağdırdığını, büyücüleri yönlendirdiğini gören diğer devzullar ve büyücüler de toparlanmaya başladı. Ancak, hepsinin alışık olduğu, emir-komuta sistemi yıkılmıştı, ve bu yüzden toparlanmaları çok zordu. O kadar kalabalıktılar ki, bu çokluk, onlar için bir dezavantaj haline gelmişti. Saldırı sırasında devzulların paniğinden ezilip ölen reklerin sayısı da çoktu. Büyücüler tüm yeteneklerine, çevikliklerine rağmen, oraya buraya savrulmaktan ve dağılmaktan kurtulamadılar.

Giderek devzullar bir tarafa, büyücüler bir tarafa ve iyiden iyiye şaşkınlaşmış rekler bir tarafa doğru toplanmaya başladılar. Bunlardan hiçbiri, saldıran savaşçıların ne güçte olduğunu anlamamıştı. Çok büyük kayıplar vermişlerdi. Sadece ayın ve yıldızların aydınlattığı gece karanlığında ne olduğunu anlamaları iyice zorlaşmıştı. Toparlanabilirlerse, sadece kuru kalabalıklarıyla bile güç üstünlüğünü mutlak olarak ellerine alabilirlerdi. İlk saldırıya uğradıklarında hiçbir cevap verememişlerdi. Bunun en önemli sebebi, hiçbir şekilde ve -geçit tepelerindekiler hariç- hiçbir yerden saldırı beklememeleriydi.

Yavaş yavaş devzullar, devzulları ve büyücüleri, büyücüler, büyücüleri ve rekleri denetim altına almaya başladılar. Başlangıçta, üç büyücü komutasındaki bir rek birliğiyle, savaşçıların ele geçirdiği yarım ovaları birbirine bağlayan iki geçidi ele geçirmek için harekete geçtiler.

 Bu arada Kuzey Geçitleri’nin tepelerindeki savaşçılar, yine uçlara kadar gelip kendi bölgelerine yakın alanlara sıkışmış kara ordulara oklarla taciz atışına başladılar.

 Eğer devzulların makine yayları, o toz, duman içinde küçük çadırlarda kalmamış olsaydı, savaşçıların bu hareketi büyük bir risk haline gelebilirdi.

 Berf, devzukların ordularını, iki geçidin ortasında kalan tepenin doruğundan seyrediyordu. Ala, -bir önceki saldırıda plan gereği- Berf’in sol kanadındaki tepelerden birinde seyrediyordu ovadaki hareketi. Berf ve Ala ile Kuzey Geçitleri’ndeki savaşçıların arasında sadece bir yarım ova vardı şimdi. Berf ve Ala son saldırılarından sonra birliklerini 50’şer kişilik 6 gruba bölmüşler ve tepelere 6 grup şeklinde dağılmışlardı. Her gruba bir rengin ismini vermişti Berf. Gruplar, birbirlerinden uzaktayken,olağanüstü bir durumu haber vermek ya da yeni bir komutu bildirmek için bu grupların rengini simgeleyen oklar fırlatılarak haberleşilecekti.

 Berf, üç büyücü önderliğindeki kalabalık bir rek grubunun geçitlere yönelen saldırısını gördüğünde, Ala’nın birliğinin ve yandaki tepede bulunan birliğin geçitlere saldıranları hedeflemesi için, bir kırmızı, bir mavi oku tam yukarı fırlattı. Kırmızı ve mavi birliklerden onaylayan, aynı renkteki oklar, gökyüzüne fırlatılınca, beyaz, yeşil, sarı ve siyah okları, tepelerden bakıldığında, göz hizasında yere paralel olarak fırlattı. Bu, diğer dört birliğin doğrudan devzullara saldırmasını öneriyordu. Diğer dört birlik de  kendi renklerindeki okları fırlattıklarında onayladıklarını bildirmiş oldular.

 Yarım ovada, korkudan kurtulmaya çalışan devzul ve büyücüler, geçitlere doğru giden öncü rek birliğin her hareketini büyük bir dikkatle izliyorlardı. Sanki, her an umulmadık büyüklükteki güçler tarafından, tek bir vuruşta yok edileceğini sanıyorlardı bu birliğin. Ve sanki, tek bir ok atılsa hepsi birden panikleyeceklerdi. Yarım ovadaki kara orduların hepsi, gözleri, kulakları ve tüm duyularıyla geçitlere odaklanmışlardı.

 Üç büyücü komutasındaki rek birliği ise, iki meşale eşliğinde, uzaktan bakıldığında, sakince hedeflerine gidiyor gibi görünüyordu. Oysa gerçekte büyücüler, dehşetli bir korkunun pençesinde tir tir titriyorlardı. Rekler duyuları felç olmuş gibi, ne zaman öleceklerini bekliyor gibiydiler.

 Ortalık, son derece sakindi. Rek birliği ilerliyordu. Kara ordularda sanki rek birliğinin her adımıyla bir adım atıyorlardı.

 Koca birlik ikiye bölündü ve her iki geçide doğru yöneldi.

 Berf’in birliğiyle beraber dört birlik, kara orduların bu birliğe dikkat kesilmeleri sayesinde istedikleri tüm hedeflere istedikleri ölçüde yaklaşmışlardı ve işaret bekliyorlardı. İşaret, Ala’dan, gökyüzüne atılan kırmızı bir saldırı okuyla geldi.

 Tüm savaşçılar, dehşet saçan haykırışlarıyla at sürdüler. Aynı anda, Kuzey Geçitleri’ndeki tüm savaşçılar da harekete geçtiler. Yarım ovadakilerin tümü donmuş gibi gece karanlığında büzüşmüştü. Ardından korkunç bir panik başladı. İçlerinden sadece, çadırlardan sorumlu olan devzulun takımı harekete geçebildi. Diğerlerinin tümü, büyücüler de dahil, kanatlara doğru kaçışmaya başladılar. Paniğe kapılıp kaçan devzulların görüntüsü acınacak bir komiklikteydi. Koca, çirkin gövdeleriyle ve yılan başlıklarıyla, o kadar çevik hareket ediyorlardı ki, çoğunlukla büyücüler ve rekler ayaklarının altında ezilmekten kurtulamıyorlardı. Bütün devzullar ve büyücüler önce kanatlara, sonra da biraz önce reklerin sakince geçtikleri geçitlere doğru kaçışmaya başladılar.

 Berf’in yanından geçtiği tüm kara ordu çadırları ateş alıp yanıyordu. Berf, uzun zamandır ilk kez ateş tozunu kullanıyordu. Berf’in birliğinin saldırısından kurtuluşlarının olmadığını anlayan bazı birlikler, saldırıya geçme azmini buluyorlardı. Berf, bu birliklerin yanından kaçar gibi geçerken ateş tozunu serpiyordu üzerlerine. Ve tüm birlik anında ateş alıyor, cayır cayır yanmaya başlıyordu. Berf’in niyeti her tür desteklerini kesmek ve yok etmek için tüm ahşap binaları ve çadırları yakmaktı ve tam da öyle yapıyordu. Çadırlardan sorumlu devzul ve takımı, Berf’in bu niyetini fark etmiş ona doğru yönelmişken, Vadi ve Tanrılar Ovası savaşçılarıyla karşılaştıklarında savaşıyorlardı. Denilebilirdi ki, kara ordular içinde, tüm ovada gerçekten savaştığını bilerek savaşan tek takım bunlardı. Ve bu takım, Vadi savaşçılarının bir bölümüne çok büyük kayıplar verdirdiler. Vadi savaşçılarının kayıplar veren bölümü, savaşın bütününü görememiş ve kolaylıkla parçaladıkları, panik halindeki devzul, büyücü ve reklerin felç olmuş hallerinin tüm savaş alanına hakim olduğunu sanmışlardı. Bunu fırsat bilen, savaşan devzul takımı, bu zaaftan yararlanıp, neredeyse bir birliğin yarısını yok etmişti. Üstelik, dosdoğru Berf’e doğru at sürüyorlardı. Berf, henüz bu durumu fark etmemiş gibi görünüyordu.

 Bu arada Ala ve birliği geçitlerin başında görünmüş, hızla Berf’in tarafına doğru at sürüyorlardı. İkiye bölünerek geçitlere giren üç büyücü önderliğindeki rek grubunun geçmesi için Ala ve takımı, en uygun yere mevzilenmiş ve beklemişlerdi. Rek grubu, geçitleri geçtiği anda, geçebileceklerine inanmadıklarından dolayı şaşkındılar. Ama o anda da Ala ve takımı bütün güçleriyle ve sessizlik içinde saldırmışlardı. O geçitteki iki büyücü kaçmaya çalışırlarken oklarla vuruldular. Rekler ise, karşı bile koyamadılar denilebilirdi. Silahlarını attılar ve yerlere atılar kendilerini. Ala, bunların başına on savaşçı bırakarak diğer geçide yöneldi. Bu geçitteki reklere bir büyücü komuta ediyordu ve asıl savaş burada koptu. Büyücü kendi korkusundan, rekleri heyecanlandırarak savaşmaya yöneltti. Kendisi de bütün gücüyle saldırıya karşı koymaya çalıştı. İki Vadi, bir Tanrılar Ovası savaşçısını rek birliğinin yarısının da yardımıyla yok etmişti ki, Ala’nın birliğinin gazabına uğradılar.

 Ala, bu birliği affetmedi, acımadı ve teslim almadı. Tüm grup yok edildi ve aynı anda 87 kişi birden ovadaki savaşa at sürdüler.

 Ala, Berf’e doğru at süren devzulu ve takımını fark etmişti. Ancak, Berf’in yönü farklıydı ve o devzulu fark etmemiş olabilirdi. Bu yüzden rüzgâr gibi ve dehşetli haykırışlarla sürdü atını ovadaki savaşa.

 Ovanın her yanında her şey yanıyor gibiydi. Berf, tüm Tanrılar Ovası savaşçılarına ve Vadi savaşçılarından yetkili iki savaşçıya ateş tozundan vermiş ve nasıl kullanılacağını anlatmıştı. Ateş tozunu alan savaşçılar sanki, bu savaşı bir an önce bitirmek için, hiç durmaksızın, tereddüt etmeksizin, şüpheye düşmeksizin kullandılar bunu. Öylesine güçlüydü ki, sadece iki savaşçı bile bir birliği yok edebilmişti. Hele devzullar, koca gövdeleriyle çıtır çıtır yanıyorlardı. Ateş alan vücutları en fazla bir an dayanıyor ve bir balçık gibi pofluyup düşüyorlardı.

 Büyücüler, devzulların durumundan dehşete kapılmıştı. Bu ovada sadece büyücüler olsaydı, onları yok etmek çok zor belki de bu güçle imkansız olabilirdi. Ama büyücüler, komuta, savaşma emrini devzullardan alırlardı. Oysa, burada tek bir devzul ve onun takımı dışındaki tüm devzullar ya basit oklarla devriliyor ya da cayır cayır yanıyorlardı.

 Berf’in üstüne doğru at süren devzul ve ardındaki takımda bulunan devzul ve büyücüler, yönlerini hiç değiştirmeden Vadi ve Tanrılar Ovası savaşçılarının vuruşlarıyla kayıplar verdilerse de artık dönüp çatışmıyorlardı. Dosdoğru devam ettiler. Onların bu saldırısını gören Kuzey Geçitleri’ne en yakın yerde sıkışıp kalan büyücü ve rek birlikleri de harekete geçtiler.

 Ala, hızını artırmış engel tanımadan esiyordu. Ancak, hızını ne kadar artırırsa artırsın, saldırıya geçen devzul grubunun Berf’le çarpışmasına yetişemeyeceğini düşündü. İçini garip ve sınırsız bir korku sardı. Daha da hızlandı. Ala’nın bu yönelişi, tüm Vadi güçlerini, Berf’e saldıracağı iyice belli olan birliklere doğru yönlendirdi.

 Yukarıdan bakıldığında bir tarafa doğru akan 250 kadar Vadi  ve Tanrılar Ovası savaşçısı ile onlara doğru hareketlenen 100 kadar devzul, 1000 kadar büyücü ve rek grubu görülüyordu.

 Bu karşılaşmanın sonucu her şeyi belirleyecek gibi görünüyordu. Eğer, hareketlenen güçleri paramparça edemezlerse, yarattıkları panik ve korku havası geçince, binlerce rek, büyücü ve devzuldan oluşan orduların  kendi kuru kalabalıklarına olan güvenleri geri gelecek, savaşa daha büyük bir hırsla hazırlanacaklardı.

 Tam o sırada, tepelerden borular çalınmaya başladı. Berf aynı hızla sağa dönüp, bir yarım ay çizerek tepelere çekilmeye hazırlanıyordu ki, 100 kişilik devzul takımı, Berf’in 45 kişi kalan takımına sol taraftan büyük bir hızla çarptı. Devzul takımının komutanı elindeki ateş topunu aynı anda Berf’e fırlattı. Berf’in elindeki yaya ok takıp kendisine ateş topunu fırlatan devzulun gözüne nişan alarak fırlatmasından hemen sonra, sivri ateş topu Berf’in sol omzuna saplandı ve patladı. Berf, atından, ateşler içinde, taklalar atarak düştü. Aynı anda Ala’nın haykırışı duyuldu. “Korkunun ve kötülüğün efendileri, meziyetleriniz gibi yaşayacak ve öleceksiniz.” diye haykırarak, Berf’in okunun hedef aldığı  devzulun gövdesini boydan boya, yardı kılıcıyla. Bu devzul takımı, tüm yönlerden yetişen savaşçıların okları, ateş tozları ve kılıçları ile paramparça edildi. Ala, Berf’in yanına uçar gibi geldi, atlayarak onu kucakladı ve atına bindirdi. Atının dizginlerini eline alıp tüm savaşçılarla birlikte tepelere çekilmeye başladılar.

 Onlar çekilirlerken ovadaki karanlığın orduları yavaş yavaş kendilerine gelmeye, cesaretlerini toplamaya ve toparlanmaya başlamışlardı. Başlarına ne geldiğini ve karşılarındaki gücün ne olduğunu yeni yeni anlamaya başlamışlardı.

 Tepelere ulaştıklarında, Berf’i kucaklayıp atından indirdi Ala. Berf sadece, “Firuz, Firuz” diye inleyebildi ve bayıldı. Ala, etrafa emirler yağdırdı. Set’ten öğrendiği hekimlik bilgilerini kullanmanın şimdi tam zamanıydı. Berf, yavaşça ve güçlükle gözlerini araladı ve, “Ala, çok dikkat et, düşman bütün gücüyle saldıracak.” dedi ve tekrar bayıldı. Küçük kaplarda  otlar kaynatılmaya başlanmıştı bile. Ala, belindeki kuşağa merhemler ve tozlar serperek Berf’in yarasına bastı ve okla işaret vererek diğer birliklerle, kayıpları ve yapacakları konusunda haberleşti. Ovada hareketlilik iyice artmıştı. Kuzey geçitleri’nin savaşçıları da büyücülerin ve devzulların ok saldırılarından sonra geri çekilmişti.

Neyse ki, ovadaki orduların en tehlikeli ateş güçleri ve ateşli yay makineleri, Berf’in tüm çadırları ve kulübeleri tahrip etmesi sayesinde yok edilmişti. Fakat savaşçıların sayısı da 225’e inmişti. Aşağıdaki ordular, güçlerinin farkına varmış gibiydiler. Berf, en kötü zamanda yaralanmıştı. Şimdi ayakta olsaydı oluşturacağı taktiklerle bir sürü insanın hayatını kurtarabilirdi.

 Ala, önce gökyüzüne ve  sonra ovaya paralel, siyah ve sarı oklar fırlattı. Ve iki birlik, iki geçidi tutmak için harekete geçti.

Vakit, şafağa koşuyordu. Ala, buradaki savaşı kazanıp Rüzgârlı Tepe’deki savaşa yetişmek ve Shorhan’a destek olmak istiyordu.

Gerçi Shorhan ona, “Kuzey Geçidi’ndeki savaş, Rüzgârlı Tepe’deki savaşçıların güvenliği için zorunlu. Kuzeyden hiçbir devzul gücü arkamızdan saldırmamalı.” demişti.

Ala, Şimdi, vur-kaç saldırılarından başka bir şey yapamam diye düşündü.

Aradan bir yarım ay zamanı geçti. Kuzey Geçitleri önündeki kara ordular, birlikler haline gelmiş ve yine geçitlere doğru, iki birlik göndermişlerdi.

 Ala, kaynatılan bitkileri merhemler haline getirip Berf’in yaralarına basarken, bir yandan da aşağılara göz gezdiriyor ve yanındaki savaşçılarla görüş alışverişinde bulunuyordu.

 “Bu sefer umutsuz bir durumdayız” dedi bir savaşçı.

 “Onlar, geçitlere saldırırlarsa, biz önce gelenlere saldıralım” dedi diğeri.

 “Kuzey Geçitleri’nin tepelerine iki birlik yollayalım, onlar geçitlere saldırınca, biz de onların göbeklerine dalalım.” dedi bir başka savaşçı ve konuşma böylece devam etti.

 “Anlaşılıyor,” dedi Ala, “durum gerçekten umutsuz.”

 Diğer tepelere atlılar gönderdi. Bütün birlikler geçitlerin başına konumlanacak ve geçiti bütün güçleriyle savunacaklardı. Birlikler hareket için hazırlanıp yola çıkmaya başladılar. Ala, Berf’in başına yaralı bir savaşçı bıraktı. Ancak Berf, o anda gözlerini açtı, ayağa kalktı ve etrafa bırakılmış olan silahlarını kuşanmaya başladı. “Sen de Firuz’un çırağısın sanırım Ala, ne güzel iş çıkardın.” dedi. Oysa, Berf’in omzundan başlayıp koltuk altından beline kadar açılmış yaranın sargı bezlerinden halâ kara ışıklar ve kanlar sızıyordu. Ala ne dediyse dinletemedi.

“Son an, son vuruş, kaçıramam bu anı Ala.” dedi Berf ve atına binerken yardım etmesi için Ala’ya abandı.

 Biraz sonra tüm savaşçılar iki geçidin her tarafına mevzilenmişti.

 Kara orduların her iki geçide gönderdiği her iki birlik de çok kalabalıktı. Ala, uzun bir süre dayanabileceklerini sanmıyordu.

 “Ala,” dedi Berf, mevzilendiği yerden, “burada bir yenilgi alırsak ya da tutunamazsak, dağılmak, geri çekilmek yok ona göre. Bu güçler, şafağa kadar Rüzgârlı Tepe’yi aşmaya çalışacak. Tüm o yollar boyunca, sürekli saldırılar düzenlenecek ve taciz yapılacak. Her savaşçıya bildirin bunu. Tek bir kişi bile kalsa, bu saldırı ve tacizler devam edecek. Bu orduların, Rüzgârlı Tepe’ye en azından bu halleriyle varmasını engellemeliyiz.” dedi.

 İki koca birlik geçitlere yaklaşınca durdular. Geçitlerde mevzilenmiş olan savaşçılar, bir kaç atış denemesi yaptılar, ama düşman menzil dışında durmuştu. Sanki durmamışlardı da dona kalmışlardı. Sanki felç olmuşlardı. Tüm Vadi ve Tanrılar Ovası savaşçıları ne olduğunu anlamak için birbirlerine bakıyorlardı. Kimse bir şey anlamamıştı.

 Düşman birlikleri yerlerinde donmuşken gerideki devzul, büyücü ve rek birliklerinde bir panik başladı.

 O sırada, geçitlerden düşmanın üzerine doğru, koca bir ordu gelmeye başladı. En önde Şila vardı. Berf ve Ala’ya el sallayarak, “Umarım, yetiştim yoldaşlar, varın dinlenin biraz.” diye bağırdı ve rüzgâr gibi geçti önlerinden. Dar geçitlerden bir sicim gibi akan ordu, yarım ovaya yayıldıkça, devasa bir güç olduğunu anlaşılıyordu. Şila’nın ardında neredeyse 2500 savaşçı vardı. Hız kesmeden daldılar ve hız kesmeden atıldılar kötülüğün üstüne.

 Şila, kasırga gibi geçiyordu devzul bozuntularının üstünden ve sevgilisinin düştüğü yerden. Belki de onu vuran yayı kullanan devzul ya da büyücünün ayak izlerini çiğniyordu. Sakindi, öfkesizdi; on yılların birikmişliğinin hesabını büyük bir güven içerisinde soruyordu.

 Uzun sürmedi savaş, büyücüler ve tüm devzullar öldürüldü. Reklerin yarısından çoğu esir alındı ve silahsızlandırıldı.

 Bütün savaşçılar meydanda buluştular, sarıldılar, kucaklaştılar, ağlaştılar, gülüştüler; büyük bir zaferdi bu ve zaferin sahibi Sena, tüm savaşçıların ortasından haykırıyordu.

 “İşte, birleşik Güney’in gücü, işte, adaletin ve özgürlüğün gücü. Henüz işimiz bitmedi. Hatta yeni başlıyor. Vakit yoktur şafağa, tüm savaşçılar yollara. Zamanında varmalıyız hedefe. Açılacaksa zamanın kapıları, zorlanacaksa ya da, gecikmeye tahammülü yoktur yaşamın. Ya değişecektir yönü ya da değiştirecek bizi.” dedi ve tekrar geçitleri geçerek yola düştüler. Bu sefer yanlarında Kuzey Geçitleri’ni savunan Vadi ve Tanrılar Ovası savaşçıları da vardı.