Shorhan

"Barbarlık Varsa Bilgelik de Vardı"

Ahmet Garip 'in fantastik romanı "Shorhan" ı online olarak okuyabilirsiniz

 

                             

Birinci Bölüm

"Bütün Aşklarda Sınanmadan Sevdana Sevda Demeyeceğim"

 

İkinci Bölüm

"İlahların Cezası
Vadi Yolunda Büyücülerle Savaş"

 

Üçüncü Bölüm

"Lacond Söylentisi"

 

Dördüncü Bölüm

"Koşin ve Duran Birliği"

 

Beşinci Bölüm

"Güney’in Kalbi Vadide Atıyordu"

 

Altıncı Bölüm

"Umut Doğar Umutsuzluktan, Bir Dost Gözü Görmeye Gör"

 

Yedinci Bölüm

"Kavga Sürüyor"

 

Sekizinci Bölüm

"Kader Kedersiz Aşılmamıştır Hiç "

 

Dokuzuncu Bölüm

"Sıcak Çayır Savaşı "

 

Onuncu Bölüm

"Düşüşlerin Habercisiydi Zaman"

 

Onbirinci Bölüm

"Vadideki Şüphe"

 

Onikinci Bölüm

"Tanrılar Ovası’nda Tarih Akıyordu"

 

Onüçüncü Bölüm

"Elçilere Zeval Olmaz"

 

"Ondördüncü Bölüm"

“Tarih Olur, Yiğitçe Bir Cesarete Denk Geldiğinde Zaman”

 

"Onbeşinci Bölüm"

“Sıra Bizde Ulular”

 

"Onaltıncı Bölüm"

“Hayat Dengeleri Gözetir”

 

"OnyedinciBölüm"

 “Yolcular Yolda Gerek, Sorumlular İyileştirsin Güney’in Yaralarını”

 

 

 

Onbirinci Bölüm

"Vadideki Şüphe"

                                                                                                 

                                                                                          “Çelişkileri keskinleştirmeye çalışanların kendileri keskin bir kılıcın gazabına uğrayacaklardır.”

Şila Güneyin Kartalı


                                           

“Güçsüz anlayışlar, güçsüz davranışlara yol açar” dedi Alamoon ve devam etti. “Eleştirmeyecek kadar burnumuz büyük veya boş vermiş olmayacağız dünyayı. Aynı zamanda bileceğiz, mutlak olarak değiştirebileceğimiz tek şeyin kendimiz olduğunu. Değiştirmek istiyorsak kaderimizi yaratan dünyamızı, önce aklımızı, gönlümüzü ve alışkanlıklarımızı değiştireceğiz. Bir çatışmayı kazanmak, belki umut düşürür gönlümüze, bir savaşı kazanırsak rahatlarız belki ve bir yol açılır önümüzde, fakat geçmişlerimizin esiri olmaktan kurtulup geleceğimizi kazanmak istiyorsak, kendimizi ve birbirimizi kazanmalıyız önce. Birlikte adalet ve barış içinde nasıl yaşayacağımızı planlamalı, bunun yollarını bulup geliştirmeliyiz. Yaşamımızda eksiklikler varsa, bu aklımızdaki ve gönlümüzdeki eksikliği gösterir. Onları tamamlamak ise, yaşamak için direnmek ve direnerek yaşamayı öğrenmekten geçecektir” dedi, masadakileri selamlayarak oturdu.

Güney Kartalı Şila’nın Güneybatı klanı adına bir bilge söz istedi ve ayağa kalkarak konuşmaya başladı. “Nedense, masamızda nereden geldiği ve ne adına, ne için konuştuğu belli olmayan iki kendini bilmez var. Ne zaman bir anlaşma ümidi ortaya çıksa, ya kalkıp benim gibi konuşur ve düşüncelerimin karşısında olanlara eser savururlar, ya da benim karşımda olanlarla birlikte gibi davranıp bana esip savururlar. Oysa, onların söylediklerinde bir bütünlük yoktur ve de tutarlılık. Herkesin bildiği, herhangi bir yerde söyleyebileceği sözleri, bir ona karşı kullanırlar bir buna. Onlar ne zaman konuşsalar, gönüllere ve akıllara kaygı düşer ve fesat olur bu masada. Klanımın komutanı Şila’nın bir sözü vardır. ‘Çelişkileri keskinleştirmeye çalışanların kendileri keskin bir kılıcın gazabına uğrarlar.’ Önerim şudur” dedi ve bahsettiği iki kişiye gözlerini dikerek devam etti. “Kaygı ve fesat, rehber olamaz Vadi’ye. Ne geldiyse başına Güney’in, bunlardan geldi. Bunları yayarak bize yol göstermek isteyenler, artık seslerini kısıp otursunlar ya da terk etsinler bu masayı. Burası birleşik güneyin vadisidir. Kaygı ve fesatın değil” dedi ve ayakta durarak tüm masadakilere göz gezdirdi. Alamoon ve Sena grupları, öneriyi hararetle onayladılar. Diğerleri biraz isteksizdiler fakat yine de onayladılar.

Bahsi geçen saçı, sakalı birbirine karışmış iki kişi, oldukları yerde iyice büzüştüler. Başlangıçta biri, sanki, bu durumu bir fırsata çevirmek için hareketlenir gibi oldu ama Alamoon’un dehşetli bakışları, elini kılıcının kabzasına götürüşü ve tüm masanın onay vermesi iyice büzüşmesini sağlamıştı.

Masada sessizlik devam ederken herkesin gözü bu iki kişiye dikilmişti. Sonunda ayağa kalkarak masayı terk ettiler.

Güneybatı klanının bilgesi, o köye dışarıdan gelmişti. Yıllar önceydi. Kimse onun nereden geldiğini bilmezdi. Kuzeyden geldiğine dair rivayetler vardı. Bir gün Şila, Set, Shorhan ve Alamoon’la birlikte girmişti köye ve o günden beri, köy için gece gündüz çalışmıştı. Köylüler onu bilgeleri ilan etmişti ve Şila o zaman barışmıştı klanıyla.

Güney’de eskiden, yani henüz adı Yakmayan Ateş iken, tam 65 klan vardı. Şimdi ise, sadece 40 klan. Yok olan klanların çoğu, büyücü ve devzulları Güney’e çağıranlardı. Bir kısmı da kendi ihtiyaçlarını görmekten bile aciz duruma düşürülmüş ve iyice bozulup geleneklerini kaybederek dağılmışlardı. Bu 40 klan içinden, başlangıçtan beri savaşan klan sayısı sadece 5 idi.

Sonradan direnişe geçen klanlarla birlikte, şimdi direnen klan sayısı on beş olmuştu. Masada ise sadece otuz klan temsil ediliyordu. Diğer on klan oldukça büyüktü ve kendi işlerini kendileri yapacak kadar organize, güvenliklerini sağlayacak kadar örgütlüydüler.

Büyücüler, bu büyük klanlardan sadece küçük bir bedel alıyorlardı. Direnenlerin sayısı arttıkça, bu bedelleri artırma çabaları hep boşa çıkmıştı. Ancak bu 10 büyük klan da dışlarına karşı kapalı ve tutucuydular. Diğer klanlarla alışverişleri, sohbetleri ve eğlenceleri yoktu. Diğerlerinden sadece bela geleceği endişesiyle uzak dururlardı. Büyücüler ve devzullar ise, bunları karşılarına almaya hiç cesaret edemediler ve buna hiçbir zaman fırsat bulamadılar. Her ne kadar, bu 10 klandan çocuklarını, kadınlarını ve yaşlılarını isteyemedilerse de, avlarının ve ekinlerinin bir kısmına el koymayı becerdiler. Bu klanlar da karanlığa batmış Güney’in kaderini paylaşmamak için buna razı oldular.

Birleşik güneyin vadisindeki masada konuşmak üzere ayağa kalkan bir bilge, şimdiye kadar savaşmamış olan bir klanın temsilcisiydi. “Anlaşıldı ki,” diye söze başladı ve devam etti. “buradaki tüm klanlar, ilk kez devzul ve büyücülerin Güney’e  bir yarar sağlamayacakları konusunda birleştiler. Aynı zamanda bunların varlıklarının dahi Güney’de her daim adaletsizlik ve çatışma ortamı yaratacağı neredeyse kesinlik kazanmaktadır. Ama Alamoon ve Sena’nın, Güneybatı klanının ‘nasıl yaşayacağımız konusunda anlaşmamız gerek’ diye ısrar etmeleri bizleri kaygılandırıyor. Evet, Güney’de artık eskisi gibi yaşayamayacağımız, bugünü devam ettiremeyeceğimiz konusunda anlaştık. Ancak bırakın da her klan nasıl yaşayacağı konusunda kendisi karar versin. Her klan hangi adetlerle yürüyeceğini kendisi düşünsün” dedi ve oturdu.

Bu konuşandan daha agresif bir klan savaşçısı, bilgesinin izniyle kalktı ve konuşmaya başladı. “Ben güneydoğu klanlarındanım. Bu devzul ve büyücü şarlatanların doğudan getirttikleri vahşi askerleri, bizim topraklarımızı kullanarak orta güneye geçirmeleri bizleri çok güçsüz bıraktı. Vahşiler gelip geçerlerken, hiçbir seferinde yağmalanmaktan kurtulamadık. İşbirliği çareleri aramadık değil, ama onlarla işbirliği de mümkün değil. Ya köleliği kabul edersiniz ya da talanı hak ettiniz demektir. Onların Güney’den atılması konusunda hiçbir itirazımız yoktur. Ama alışkanlıklarımızın, düşünme ve yaşama biçimlerimizin, aklımız ve gönlümüzün yolunun sorgulanmasına hiç tahammülümüz yoktur. Yeterince talan edildik. Yeni talancılara yol vermek istemiyoruz.” dedi ve öfkeyle yerine oturdu. Gözleri Alamoon’daydı.

Sena neredeyse kükreyerek ayağa fırladı ve bağırmaya başladı. “Eğer, bugün burada konuşuyorsan, yeni talancılar diye suçladıkların sayesindedir. Biz kimseye akıl vermek, kimseyi talan etmek, kimseyi sorgulamak istemiyoruz. Ancak şunu da biliyoruz ki, insanları ezen, baskı altına alan, kadınlarını, çocuklarını ve yaşlılarını horlayan, klanları kendi çıkarları için yönlendiren, klanları açlık ve sefalet içinde yaşarken, kendileri o kadere ortak olmayan, ancak o kaderi yaratanların, yarın yeni adaletsizlikleriyle başa çıkmak zorunda kalacağız. Sadece büyücü ve devzul  şarlatanlarının kötü oldukları konusunda anlaşmamız yetmiyor. Kötülüğün ne olduğu konusunda anlaşmalıyız. Adaletin ve barışın ne olduğu konusunda anlaşmalıyız. Şunu herkes iyi bilmelidir ki, artık Güney, eski Güney değildir. Güney’e dayatılmış bir hayata karşı, yeni bir hayat önermeliyiz. Kimse kendi kabukları içinde yaşamaya mahkum edilemez. Eğer, sorunlarımız birse, cevaplarımızı da birleştirmeliyiz. Ve tekrar tekrar aynı sorunları yaşamaktan baştan beri kaçınmalıyız. Tek tek yaşayan klanlar çemberini kıralım. Artık, Güney var. Bunu anlayın. Güney’in varlığı, hiçbir klanı yok etmez, aksine geliştirir. Ancak artık hiçbir sorun tek bir klanın iç sorunu değildir” dedi ve  aynı öfkeyle yerine oturdu.

İyice karanlık basmış, bulutsuz bir gökyüzünde, yıldızlar sanki yol gösterir gibi parlamaya başlamıştı.

Alamoon ayağa kalktı ve, “Anlaştığımız yasaların altını çizelim, anlaşamadıklarımızı konuşmaya devam edelim ve not edelim. Ama, bu masada bulunmayan 10 büyük klana, anlaştıklarımızı anlatıp, onları davet edecek elçiler gönderelim. Büyük savaş, şafağa kaldı. Değerli yoldaşlarımız düşmekte ardı sıra. Kaybedecek vaktimiz yoktur. Güneş, birliğimiz için doğsun, yenilgimiz için değil” dedi ve oturdu.

Tüm masadakiler onayladılar. 10 klan için elçiler seçildi ve çıkarıldı yollara. Adımlar çok yavaş, çok zorlu ve eksik atılıyordu. Ama her adım, bir umut ekiyordu.

Tanrılar Ovası’nda denirdi ki, “Sen adımını at, daha tamam kılar, her şafak eksiğimizi”

 

Hayata Hayat Önermeli

                                                             

“Onların ortak aklıydı ki, amacı olan bir yaşamları 

                                                                 olduğunu, yaşamdaki varlıklarının, o amacı 

                                                          gerçekleştirmekle anlamlanacağını seslendiriyordu”

                                                           Bir Zena sözü.

 

Yıldızların gökten, ateşlerin yerden aydınlattığı Rüzgârlı Tepe’ye karanlık çoktan çökmüştü. Aşağıda, kara orduların konuşlandığı ovada, her yüz çam boyu arada, ateşler yakılmış, kazanlar kaynatılıyordu.

Rekler oldukça huzursuzdu. Arkadaşlarının kaybolmasıyla hiçbir büyücü ya da devzul  ilgilenmemişti. Brahm’ın rekleri cezalandırdığı söylentileri yayılmıştı birkaç koldan her yana. Tek tük gidenler dışında rekler orman tarafına, tuvalete dahi gitmiyordu artık. Bu kadar kalabalık ve bu denli efsunlanmış rekin içinde, kim kimdir, kimse bilmiyordu. Sayıları giderek artan rekler, “kaçın, kurtulun, on binlerce savaşçı geliyor” diye uyarıyordu diğerlerini. Bazı rekler sıvışmaya başlamıştı bile.

Büyücüler hem rekler arasında kaynağı belirsiz  korku dolu söylentilerin yayılmasından, hem de bu düzlüğe çakılıp kalmaktan huzursuzdular. Tepede baştan aşağı silahlanmış klan savaşçılarının yüksek bir moralle sürekli çoğalmaya devam etmesi büyücüleri korkutmaya başlamıştı.

Devzulları birkaç kez uyaracak olsalar da, dev kıllı gövdeleri, yılan maskeleriyle, iğrenç tıslamalarla azarlanmaktan başka bir şey bulamamışlardı.

Devzulun biri, ”Korkak köpek, akıl verme cesaretini de nereden buluyorsun?” diye tısladığında, karşısındaki büyücülerin sesin soğukluğu ve korkunçluğundan kanları donmuştu.

Baş büyücüler Yera ve Emeç, yönetici devzulların yanında süklüm püklüm duruyorlardı. Yönetici devzulları kimse göremiyordu. Yera ve Emeç büyük bir çadırda perdeler sistemini kurup dışarı çıkmışlardı. Onlar bile iki yönetici devzulu  henüz görememişlerdi. Devzullar yerleşince tekrar içeri girmişlerdi. Zaman zaman birilerini çağırmak için dışarı çıkıp tekrar içeri giriyorlardı. İşte böyle dışarı çıktıkları bir anda devzullar tarafından azarlanan büyücüler, Yera’ya, duydukları söylentileri, gelişmeleri, tepedeki savaşçıları ve korkularını anlatmışlardı.

Yera öfkeyle, “Aptallar!  Kuzey’de koca bir ordu var. Tepedekilerin ve geçittekilerin kurtuluşu yok. Artık bütün Güney bizim olacak. Güney bizim olduğunda, tüm yönler bize hizmet edecek unutmayın bunu!” diye bağırdı ve hızla içeri girdi.

Devzullar, kendi çadırlarının etrafında toplanmış gelen ve giden haberlerin gerektirdiği organizasyonları ayarlıyorlardı.

Emeç büyücüsü, “Vadiden haber geldi” dediğinde, perdenin arkasından iğrenç bir tıslama, “Gelsin” dedi.

Saçı sakalı birbirine karışmış vadiden atılan dağılmış bir klanın reisi büyücülerin önünde diz çöktü.

 “Ne kararlar alındı?” diye sordu Yera.

 “Hiçbir karar alamıyorlar, biz yeterince kuşku tohumları ektik” diye cevapladı Reis.

 “Çık dışarı” dedi Emeç büyücüsü.

 Yera, “Kuzeyden genç bir devzul” diye uyardı.

 “Alın içeri” dedi bir devzul sesi.

 Genç devzul içeri girip dizleri üstüne çöktü. Büyücüler, hiç söze girmediler.

 Bir devzul sesi, “Nedir haberler, geçtiniz mi geçitleri?” diye sordu.

 “Maalesef…” diye tısladı genç devzul. “Artık istesek de geçemeyiz.”

 “Anlat” diye bağırdı yönetici devzul. Genç devzul titreyerek anlatmaya başladı.

 “Ormanları yaktık, engellemeye çalışan komutanlarını ateşli oklarla vurduk ve geçitlere saldırdık.Geçitler rek cesetlerinden ve yukardan atılan kaya birikintilerinden geçilmez oldu. Dört klan adamı yangını engelledi ve orduların komutanını öldürdüler.”

 “Kim?” diye tısladı bir devzul sesi öfkeyle.

 “Ala isimli bir klan savaşçısı” diye yanıtladı titreyen genç devzul.

“Nasıl?” diye sordu bir yılan sesli devzul.

 Genç devzul anlatmaya başladı.

 “Ancak tepelerden görülebilen bir boşluk varmış yaktığımız bölümle yukarı bölüm arasında. İki bölüm arasındaki seyreltilmiş ağaçları kestiler ve yangın küçük bir alanda kaldı. Tepeye giden diğer bölüme geçmeyi kayalar ve okçular engelliyor. Pusu kurmuşlar kayaların ardında. Komutanım  kayaların aşılıp ormanın yakılmasını istediğinde yaklaşmıştı biraz kayalığa. Dört ok, aynı anda isabet etti komutanıma.”

 “Çık dışarı” diye öfkeyle emretti yönetici devzul. Titremesi iyice artan genç devzulu  büyücüler yardım ederek çıkarabildi ancak.

 “Vadi’yi yok etmek için giden büyücü ve devzul birliğine ne oldu acaba Yera?” diye sordu Emeç.

 “Vadi toplantısı sürdüğüne göre hedefe ulaşamamışlar demektir. Ancak birinin bile geri dönmemesi imkansız” diye yanıtladı Yera.

 “Onlar çoktan kokuştular.” diye yanıtladı sakin bir devzul sesi.

 “Zena’nın işini bitirince gider Vadi’yi bitiririz.” dedi başka bir devzul sesi.

 “Geçitlerden kurtulup diğer tarafa geçen tüm büyücü ve devzullar Vadi’ye saldırsınlar, taciz, son bulmasın hiç. Geçitlerde takılıp kalan aptal yığınının yarısı, güneş doğduğunda, şu tepede biriken klan süprüntülerini halletsin.” dedi bir devzul sesi.

 Yera çadırdan çıktığında, dışarıda devzullar ve büyücüler verilen emirlerden koşuşturmaya başlamış, atlılar çeşitli yönlere dağılmıştı bile.

                                               

Bazen Gerçek Olur Hayaller

 

“Çözümlere düğümler atıp bağlamalı birbirine,

sorunlara değil.” Bir kadim bilge sözü

 

Koşin, tepedeki savaşçıların ve ovadaki kara orduların ateşleriyle aydınlattığı bölgenin oldukça uzağında at sürerek yol alıyordu. Casusları fark etmeye ama kimseye görünmemeye çalışıyordu. Buna rağmen oldukça hızlı sayılırdı. Aklı ve gönlü dopdoluydu. Tanrılar Ovası’na giden ana yol, kara ordular tarafından kesildiğinden çalı duvarları ve kaya dağlarına çok açıklardan at sürmek zorunda kalmıştı.

 Tepedeki savaşçılarla birlikteyken o kadar zorlamasına rağmen, ne aklıyla ne de gönlüyle ilişki kurabilmişti Yıldız halkı ile. Sanki herkes birden tüm algılarını ve tüm verilerini kapatmıştı. Ne olup bittiğini çok merak ediyordu. Zena ve ordu, niçin hâlâ ortaya çıkmamıştı? Eğer bütün algıların kapatılma kararı alındıysa, Güney’in tüm bölgelerinden haberleri nasıl toplayacaklardı. Bu haberleşme sürekli sağlanmadığında, nasıl doğru kararlara ulaşacaklardı.

 Direnen klan savaşçılarını anlatmalıydı konseye. Set’i ve düşüşünü. Tüm savaşçıların gözünde Met’in nasıl da, bu kısa sürede Shorhan’a dönüştüğünü. Shorhan efsanesini bir kez daha gerçek yapma fikrinin aslında ne kadar da doğru bir düşünce ve tam da zamanı olduğunu, Shorhan diye çağrılacak kişinin aslında nasıl da tam bir isabetle Met olarak saptandığını. Dünkü Met, bugünkü Shorhan’ın tüm Güney’in zaten yaşayan, sevilen ve saygı duyulan bir efsanesi ve Alamoon’un en güvendiği savaşçılardan birisi olduğunu, her şeyi bir bir anlatmalıydı.

 Duran’ı, Ruz’u, Nek’i, Seyn’i, Raydım çocuğu ve Alamoon’un her dakika kendisini aşan sabır ve azmini. Berf’in nasıl bir aşkla Alamoon savaşçılarıyla birlikte savaştığını, kendi savaşçılarının klan savaşçılarıyla birlikteyken ne kadar gerçek olduklarını ve yaşama tutkuyla bağlandıklarını; insanların fikirlerindeki değişimleri anlatmalıydı.

 Koşin’in düşünceleri etrafta hissettiği kara hareketlerle birden kesildi. Bunun gerçek mi, yoksa kendi tedirginliğinden mi kaynaklandığını anlamaya çalışıyordu. Yolda birkaç casus devzul  fark etmiş ve atlatmayı başarmıştı. Bir bölgeden geçerken ayrı ayrı gördüğü üç büyücünün nasıl olduğunu anlamadan düştüğünü sezmişti. Takip edilip edilmediğini sık sık kontrol ediyordu. Çalı duvarlarına yaklaştığında dev çam ağaçlarından birinin en üst dalına çıktı ve hem gözleri, hem de aklı ve gönlüyle her yanı ve her şeyi görmeye çalıştı.

 İçinde korkunç olmayan bir sezgi taşıyordu; sanki yakınında bir yoldaşı varmış gibi. Ama bu sezgisini kaygılarına ve yalnızlığına verdi. Tanrılar Ovası’na giriş bölgesi olan çalı duvarlarının yakınlarında iki devzul nöbet tutuyordu. Onları atlatarak içeri girmesi mümkün değildi. Tek başınayken onlarla boğuşmaya girmesi de doğru olmazdı. Onları oklarla avlayabilirdi ama bu devzulların çevrelerindeki hareketi algılayabilme ve oklardan kurtulabilme yetenekleri vardı. Birini ilk atışta vurmayı becerse bile, diğerini okla vurmak artık mümkün olmayacaktı. Yine de oklarını kullanmaktan başka çaresi yoktu. Boğuşmak zorunda kalırsa bundan kaçamazdı. Tanrılar Ovası’na mutlaka girmeliydi. O anda az önce hissettiğini bir daha duydu, sanki yalnız değildi ama devzullara odaklanmış olan dikkatini dağıtacak bir kaygı duymadı.

İlk okunu atının üstünden atmalıydı. Çünkü devzullara karşı bir ağaç yüksekliği; bu dev bir ağaç ta olsa tehlikeli sayılırdı. Devzullar huzursuz hareketler yapmaya, kendi aralarında tıslaşmaya ve ileri geri gidip gelmeye başlamışlardı. Koşin, ‘Bu benden kaynaklanamaz.’ diye düşündü. Çevresine hiçbir sinyal aktarmayacak yavaşlıkta hareket ettiğinden emindi.

Yayını ve okunu çıkardı nişan aldı ve bekledi. Devzulların yüzleri Koşin’e dönük, havadaki en ufak veriyi algılamaya dönük bir dikkatle duruyorlardı. İçlerinden biri kafasını kaşımaya başladı, Koşin tam o anda fırlattı okunu. Bu sanki devzulun beklediği bir şeymiş gibi küçük bir yaylanma hareketiyle oku savuşturdu ve kahkahalar atmaya başladı. Aynı anda devzullardan birinin beynine bir ok saplandı ve atından düşüp debelenmeye başladı. Diğer devzul saldırıya geçtiğinde, Koşin ihtiyat zamanı olmadığını anlamış ve atını dört nala sürmeye başlamıştı. Oklarını ardarda yağdırmayı sürdürüyordu. Ama devzul hem başka bir yöne doğru koşarken ve o yöne doğru dikkat kesilmişken aynı zamanda, Koşin’in oklarından kurtulmayı da beceriyordu. Koşin’in gözlerinde devzul tam bir hedefti. Onun dışındaki her şeyi flu olarak görüyordu. Devzul durduğunda, karşısında kılıcıyla bir gölgeyi belli belirsiz, gördüğünü sandı. Gölge kılıcını savurduğunda, Koşin’in oku bu sefer devzulu ensesinden vurmuş ve okun ucu, devzulun boğazından çıkmıştı. Aynı anda gölgenin kılıcı devzulun dev gövdesine girmiş ve çıkmıştı.

 Koşin rahatlayarak tüm algılarını açtı. Fakat etrafta ne devzullardan ne de gölgeden eser vardı. Sadece pelteleşmeye başlayan devzul gövdelerinin yaydığı pis ve ağır bir koku duyuluyordu. Hızla çalı duvarlarının olduğu yere  yaklaştı ve kılıcıyla yumuşak bölgeyi yoklayarak buldu. Kamasıyla burayı oydu ve içine ateş tozunu doldurup geri çekildi.

 Patlamayla beraber açılan yarıktan içeri daldı. Atının üzerine çıkıp açılan yarığı taş ve topraklarla tekrar dolduracak olan kapının kolunu çektiği sırada, atıyla bir gölge içeri daldı. Hem Koşin hem de atı devrilmişti. Koşin şaşkınlığından çabucak sıyrılıp kılıcını savurduğunda,

 “Dur Koşin!” diye bağırdı gölge. Ve yavaş yavaş yaklaştı.

 Koşin’in dili tutulmuş gibiydi. Sadece “Shorhan” diye fısıldayabildi.

 “Benim Koşin, korkma” dedi Shorhan.

 “Tanrılar Ovası’na böyle giremezsin.” dedi titreyen sesiyle Koşin.

 “Nereye girdiğimi bilmiyorum Koşin ama şafakta başlayacak savaşa hazır olacaksam, her şeyi gözlerimle görmeli, bildiklerimi paylaşmalı ve bildiklerinizi öğrenmeliyim” dedi Shorhan.

 “Olmaz Shorhan” dedi Koşin, “Tanrılar Ovası’nı hiçbir ölümlü kendindeyken geçemez. İzinli değilsin. Zena dışında hiç kimse Tanrılar Ovasına yabancı birini getiremez. O dahi  hatıraları hafızasına yazılan hiçbir  yetişkini içeri alamaz.”

 “Koşin” dedi Shorhan. Ama Koşin dinlemedi, kılıcı hâlâ havadaydı.

 “Shorhan” dedi, “sen on yılların belki bir yüzyılın kavgasını veriyor, dertlerini güdüyorsun. Tanrılar Ovası bin yılları görür ve ona göre hareket eder. Bu yüzden hiçbir imkanı yoktur buraya girmenin.”

 Tekrar “Koşin” dedi Shorhan, sakince ve devam etti, “seninle dövüşmem, zorla girmem, beni kendi gönlünle alırsın içeri ya da uçurursun kafamı” dedi ve Koşin’in önünde diz çökerek ona doğru başını uzattı ve devam etti. “Haklı amaçlar, güçlü marifetlerle birleşmelidir Koşin, büyük yetenekler ise büyük amaçlar olmadan çok anlamlı değildir. Ancak güzel günlerin yolunu gösterebilen gayretler, fedakarlıklar yakışır insana. İlk gençliğimden beri fırsatım olmadı kendim için yaşamaya. Güney’in dertleri yaşamımın tek amacı oldu. Ama şimdi Zena var. Ve onu çok sıkıntıda görüyorum. Oysa ilk kez Zena’nın beni ‘Shorhan’ diye çağırmasından ve nasıl olduysa dost düşman herkesin sanki bu sesi duyarak, Shorhan efsanesini bana layık görmelerinden beri, Zena’nın kartalın kanatlarında gösterdiği yollardan ve amaçlardan sonra çok farklı düşünüyorum ve hissediyorum. Ve Güney’in tüm savaşçıları, bana gösterileni benim gözlerimde, aklımda ve gönlümde görmüş gibi, ilk kez gündelik yaşamayı, gündelik savaşmayı, gündelik düşünmeyi bırakmış ve çok uzak gibi görünen geleceği, bugün gerçek kılmak için, efsaneye ve onun hayallerine sahip çıkmış görünüyor. Bizi hayalcilikle suçlayanların bile akıllarında ve gönüllerinde bize destek vermek için çırpındıkları, Güney’in ilk kez birleştiği bir andayız. Bu dönüşümde Zena’nın payı nedir bilmem. Ama onun tüm korku ve kaygılarına rağmen attığı bu adım insanlar arasında karşılığını bulmuştur.

 Yedi şafaktan beri ve özellikle son iki güneş gününde savaşçıların, Tanrılar Ovası savaşçılarıyla birlikte yapabildikleri şeyler ilk kez görülüyor Güney’de. Ben iyiliğe ve cesarete inanırım Koşin. Ve sanki tüm Güney, bugün böyle bağırıyor: ‘İyilik ve cesaret’

Kimse Zena’nın bundaki payını bilmiyor. Eğer, bizimle birlikte savaşacak güçlerin, akıllarında bize dair kuşkular varsa, onlara her şeyi anlatmaya geldim. Eğer sence bu anlattıklarım, seni gizlice izleyişimi, buraya izinsiz girişimi affettirmiyorsa nefesim burada son bulabilir. İyiyle dövüşmedik ve kılıç çekmedik cesarete hiçbir zaman. Bu şimdi de böyle olacak” dedi ve sustu. Sessizce başı önde beklemeye başladı Shorhan. Koşin’in gözlerinden yaşlar akıyordu. Kılıcını indirmiş, omuzları çökmüştü.

Aslında Shorhan’ın söylediklerinin kendi kaygıları olduğunu da biliyordu. Ancak binlerce yıllık kadim ilkeyi  çiğnemek Koşin’e mi düşecekti.

 Koşin, Shorhan’ı omuzlarından tutup kaldırdı ve özür diledi. “Bana anlattıklarını fırsat verilirse, Konseye de anlat Shorhan” diyerek belinden bir matara çıkarıp Shorhan’a uzattı. “Bunu içmelisin” dedi.

 Shorhan, matarayı gülümseyerek içti. Koşin’i kucakladı ve havalara kaldırdı. “Senin iyi ve cesur ve göründüğünden fazlası olduğunu biliyordum Koşin” diye bağırdı.

 Koşin de tüm kaygılarını unutmuş gibi kahkahalarla gülerek cevap verdi, “Doğruları söylemek zorundaysan eğer zarafeti bir yana bırakabilirsin” diye fısıldadı.

 İkisi de atlarına atlayıp ırmağın çağlayana dönüştüğü noktaya doğru ilerlemeye başladılar.