Shorhan

"Barbarlık Varsa Bilgelik de Vardı"

 

Ahmet Garip 'in fantastik romanı "Shorhan" ı online olarak okuyabilirsiniz

 

                             

Birinci Bölüm

"Bütün Aşklarda Sınanmadan Sevdana Sevda Demeyeceğim"

 

İkinci Bölüm

"İlahların Cezası
Vadi Yolunda Büyücülerle Savaş"

 

Üçüncü Bölüm

"Lacond Söylentisi"

 

Dördüncü Bölüm

"Koşin ve Duran Birliği"

 

Beşinci Bölüm

"Güney’in Kalbi Vadide Atıyordu"

 

Altıncı Bölüm

"Umut Doğar Umutsuzluktan, Bir Dost Gözü Görmeye Gör"

 

Yedinci Bölüm

"Kavga Sürüyor"

 

Sekizinci Bölüm

"Kader Kedersiz Aşılmamıştır Hiç "

 

Dokuzuncu Bölüm

"Sıcak Çayır Savaşı "

 

Onuncu Bölüm

"Düşüşlerin Habercisiydi Zaman"

 

Onbirinci Bölüm

"Vadideki Şüphe"

 

Onikinci Bölüm

"Tanrılar Ovası’nda Tarih Akıyordu"

 

Onüçüncü Bölüm

"Elçilere Zeval Olmaz"

 

"Ondördüncü Bölüm"

“Tarih Olur, Yiğitçe Bir Cesarete Denk Geldiğinde Zaman”

 

"Onbeşinci Bölüm"

“Sıra Bizde Ulular”

 

"Onaltıncı Bölüm"

“Hayat Dengeleri Gözetir”

 

"OnyedinciBölüm"

 “Yolcular Yolda Gerek, Sorumlular İyileştirsin Güney’in Yaralarını”

 

 

Onbeşinci Bölüm

“Sıra Bizde Ulular”        

                                      “Başlangıca da yaklaşıyorsa her şey,
sona yaklaşırken, gerçektir ve bir gelenek olmuştur
neredeyse” Bir Alomoon Sözü

 

Vadi’de kimse uyumamıştı. Tüm bilgelerin ve az sayıdaki  savaşçının bir kısmı masada oturuyor, diğer kısmı etrafta yürüyor, gidip geliyor ve iki genç savaşçının masalara getirdiği meyvelerden ve yemişlerden atıştırıyorlardı.

 Alamoon, bu sırada Vadi’nin girişinde habercilerle konuşuyordu. Uzaktan bakanlar, Alamoon’un habercileri hararetle kucakladığını ve coşkuyla güldüğünü görüyorlardı. Herkes çok heyecanlanmıştı.

 Alamoon, ellerini iki yana açarak, Vadi’deki bilgelere doğru, hızla gelmeye başladı.

“Toplanın ey Vadi savaşçıları, toplanın ey Güney’in bilgeleri, toplanın ey cesurlar, toplanın iyilik yolundakiler.”

 Bir taraftan ellerini ‘hadi hadi’ der gibi açıp kapıyordu.

 “Tüm çabalarımız sonuç verdi, bütün umutlar yeşerdi,  karanlık çekiliyor artık şafağa az kaldı bilgeler.”

 Çevredeki tüm savaşçılar ve bilgeler, Alamoon’un etrafına toplanmıştı.

 “Şimdi sıra bizde ulular. Bütün klanlar, Güney’in birliğine katılmıştır. Şila önderliğinde koca bir ordu oluşturmuşlar. Üçler, tüm klanlarda ya yok edilmiş ya kaçmışlar ya da esir alınmışlar. Kuzey Geçitleri önündeki ovada müthiş bir komutan olduğunu, mutlak olarak ispat eden Berf’in, Güney yıldızı Şila’nın, Vadi’nin en değerli bilgelerinden Sena’nın önderliğinde kesin bir zafer kazanılmış. Ordu, Rüzgârlı Tepe’ye doğru yol alırken bizimle buluşacak. Bizim de oraya ulaşma zamanımız geldi.”

 Yaşlı bir bilge coşkuyla atıldı. “Haydi ne duruyoruz, ayaklanın gidelim.”

 Birden coşkulu bir hareketlilik ve hazırlık başladı. Koca Vadi’de sadece orta yaşlı ve yaralı bir savaşçı sorumluluğunda ağır yaralılar bırakıldı. Bunun dışında herkes, silahlanarak atlarına atladı ve disiplinli bir birlik gibi yol almaya başladı. Alamoon en öndeydi ve yanında iki haberci vardı.

 “Anlatın bakalım genç savaşçılar, bu büyük haberler nasıl oluştu?”

 Gençlerden Alamoon’a yakın olanı, Sena’nın Mentura klanına gidiş öyküsünü anlattı. Mentura’da olanları aktardı. Ve şöyle devam etti. “Diğer klanların temsilcileri gelmeye başladığında, Sena çok endişeliydi. Üçlerin o klanlar içinde ne kadar etkili olduğunu bilmiyordu ve Güney’de yeniden bir iç savaşın tohumlarının atılmasından korkuyordu. Ama Naruti, Şila ve Sena’nın yanındaki Güneybatı klanı bilgesi olan yaşlı bilgeyle konuştu. Onları diğer klanlardaki üçlere karşı olan bilgelerin yanına gönderdi. Yanına kendi savaşçılarından da verdi. Ben de yanlarındaydım. Her gittiğimiz klanda bilgeler hemen savaşçıları çağırıyor, Mentura’daki ve Güney’deki gelişmeleri aktarıyor, Üçler’in etkisiz kılınmasını istiyorlardı. Her klanda Üçler’in evleri ve toplanma yerlerine baskın yapılırken ufak tefek olaylar çıktı. Bunlar çok önemli değildi ama en son klana bizden önce Üçler’in habercileri gitmişti. Bize tuzak kurdular. Klanın köyüne girer girmez kapıları kapattılar üzerimize. Ama onlar Şila’dan habersizdi. Şila güvenliği önceden alıyordu. Her klana, en az 250-300 kişilik birliklerin hazır olmasını ve Kuzey Geçitleri’nde savaşın bizi beklediğini söylüyordu. Ayrılırken de 10’ar savaşçıyı yanına alıyordu.

Bir klana girerken 10 kişi ile giriyordu. Diğerleri dışarıda saklanıyordu. İşte bize tuzak kuran klanın dışarıda biriken bu seksen savaşçıdan haberleri yoktu. Klanın tüm çitlerinin etrafı sarılmış ve dışarıdaki tüm savaşçılar, çitlerin üzerinden içeriye atlamaya başlamıştı. Tuzak kuran Üçler, bütün dikkatlerini Şila’ya vermişlerdi. Çünkü Şila onların suratına bakıp kahkahalarla gülüyordu. Şila gülerken çitlerden atlayan savaşçıları görüyordu. Önce onlar saldırdılar. 100 kişi kadar toplanmışlardı. Tam bir katliam yapmayı düşündüklerinden, kendilerine engel olabilecek tüm kule nöbetçilerini etkisiz hale getirmişlerdi. Atları yoktu. Şila atıyla onların içine daldığında, düşen arkadaşlarından çok, Şila’nın hesapsız ve korkusuzca saldırışı şaşkına çevirmişti onları. Bizim üzerimize saldırdıklarında, çoktan çitlerin içine girmiş olan klan savaşçılarının haykırışlarıyla neye uğradıklarını şaşırdılar. Başladığı gibi de bitti savaş, çok acemiydiler.

Olanları, o klanın durumdan haberdar olmayan bilge ve savaşçılarına anlatmak kolay olmadı. Üçler’in etkisiz hale getirdiği nöbetçiler konuşunca bizi daha iyi anladılar. Anladıkları andan itibaren de, hızlı bir şekilde hazırlanarak, kalabalık bir birlikle katıldılar bize.”

 Alamoon, birliğin önünde yoluna devam ederken tekrar sordu genç savaşçılara. “Yani o koca orduyu klanlar mı hazırladı?”

 “Evet.” diye yanıtladı genç savaşçı.

 “Ama nasıl olur, bu kadar kısa zamanda bir ordu hazırlanamaz?” dedi Alamoon.

 “Bilge babam,” diyerek devam etti savaşçı, “her klandan 200-300 savaşçı gelince, o sayıda bir ordu kendiliğinden oluştu. Bu klanlar, Güney’deki olayların artmasından dolayı zaten savaşçı sayılarını artırmışlar. Ayrıca, hemen hepsi devzul ve büyücülerin karşısında düştükleri onur kırıcı durumdan bıkmışlar. Zamanın bir şeylere gebe olduğunu hissetmişler, ama bu kavganın neresinde duracakları konusunda kararsız kalmışlar. Bir de Güney’e yapılanlar son zamanlarda daha çok duyulur olmuş oralarda.  Bu yüzden çoğu klan kimselere belli etmeden zaten bir hazırlık içine girmiş.  Hepsi birer öfke küpüydü. Tüm ordu toplandığında, Şila onlara, Vadi savaşçılarının birlik düzenlerini anlattı ve gösterdi. Taktiklerini ve gidecekleri savaş alanında neyle karşılaşacaklarını, neler yapacaklarını anlattı.

 Harekete geçtiklerinde görmeliydin bilge babam, sanki kırk bahardır düzenli eğitim gören bir ordu gibi disiplinliydiler. Güney’de bir orduya komuta etmek önce Şila’ya ve Sena’ya nasip oldu. Ordu, yürüyüşe geçtiğinde, yolcu etmeye gelen tüm klan köylüleri, avcıları ve bizler gözyaşlarına boğulduk. On yıllardır sürünen klanların, böyle bir birliğe ulaşmaları, bundan mutluluk duyan herkese de bambaşka bir hava vermiş ve herkes bu duruma uyum sağlamıştı; bu da ordunun görünüşünü olduğundan heybetli hale sokmuştu.”

 Alamoon “Sena nasıl katıldı orduya?” diye sordu.

 “Sadece Sena değil,” diye yanıtladı genç savaşçı, “tüm klanlar hazırlıklarını bitirdiğinde, anlaşarak toplantılarına son veren Onlar divanı ve Sena, bu ordunun başına geçtiler. Şila’yı da komutan olarak seçtiler. Şimdi hepsi, Rüzgârlı Tepe’ye doğru ilerliyorlar.”

Alamoon derin bir “Oooh” çekti ve, “Nihayet.” dedi, “Nihayet açılıyor kapalı kapılar, nihayet karanlığın ve kötülüğün de bir dibi, bir sınırı olduğunu anlıyoruz, nihayet klanlara karşı tüm sabrımız ve karşılıksız emeklerimiz meyvelerini veriyor.”

 Diğer savaşçı “Bilge babam, cahilliğimi hoş karşıla, Üçler de kim, niçin Üçler deniyor onlara?” diye sordu.

 Alamoon’un gözleri daldı. Sanki çok uzaklara gitmişti, aklı ve gönlü anılarla dolmuştu. “Üçler,” dedi, “isimlerini yaptıklarından değil, yapmadıklarından alanlardır. Güney’in rezil bölümünü temsil ederler, Güney’in aşağılık tarafını görürsün onlarda. Devzul ve büyücüleri Güney’e çağıranların devamıdır onlar. Güce tapanlar ve güç için her şeyi yapanlar, gücün önünde sürünmeyi, büyük denizde boğulmak zannedenler, bir nimet zannedenler, Güney’i bir parça güç elde etmek için bile bile satanlardır onlar. Güney’in acınası halini görmeyenler, duymayanlar ve konuşmayanlardır. Bu yapmadıklarından dolayı üçler denir onlara. Eminim, bunların kökü kazınınca bundan sonra da Güney’deki kaygısızlar çağrılacaktır bu adla.”

 Alamoon bir süre durdu ve kaygıyla “Berf’in yarası nasıl?” diye sordu diğer savaşçıya.

 Genç savaşçı “O bir Tanrılar Ovası prensesi bilge babam bilirsin bunu. Ama nasıl dayandı o ateşe, ışığa, yaraya ve nasıl bindi tekrar atına anlayamadık. Vadi’den biri olsaydı, ilk vuruşta ölmüştü. Nasıl oluyorsa,  sargılarının arasından, koca koca kara ışıklar görünüyordu. Kan ve ışık sızıyordu, ama Berf öyle bir prenses ki bilge babam, en inanılmaz şeyi dahi yapsa, basit bir işi yerine getiriyormuş gibi alçakgönüllüce yapıyor. Tüm Güney Berf’e aşık desem abartmış olmam. Çünkü, Güney’deki her bir savaşçı, umudun bittiği her yerde Berf’in çığlığını duydu. Berf’in çığlığını duydu mu insan heyecandan dolup taşıyor ve tüm yaşam yeni başlıyor gibi geliyor insana. Berf’i her gördüğümde içimden, “merhaba hayat” dediğimi ve coşkulu ırmaklar gibi heyecanlandığımı bilirim.”

 Alamoon, bu son cümlelerle birlikte başını göğe kaldırıp kahkahalarla gülmeye başladı.

 

Vadili Rek Casuslar

 

                                              “En güçsüz yanını görürsün,

vurduğunuzda beklemediğiniz

                                                  kadar acıyla düştüğünde düşmanın” Bir Set Sözü

 

 “Ruz, artık geri dönme vakti gelmedi mi? Yetmez mi bu kadar?” diye sordu, yavaş yavaş ışımaya başlayan gece karanlığında Nek.

 “O kadar keyifli ki Nek, bir türlü bırakamıyorum.” diye yanıtladı Ruz.

Çevrelerindeki 10 arkadaşlarıyla birlikte rek kıyafetleri giymişlerdi. Rüzgârlı Tepe’nin aşağılarında, koca ovada sabahın olmasını bekleyen devzul ordularının, karmakarışık olmuş rek gruplarının içindeydiler. Dört güneş adımı ve dört ay adımı zamanı olmuştu ki (bir tam günün dörtde biri kadar zaman), aldıkları rek esirleriyle, 3 klanın tüm binalarını doldurmuşlardı.

 Shorhan’ın emri ile bu binaların pencereleri ve kapıları, savaş bitene kadar çakılmıştı ve açılmayacaktı.

 Reklerin simsiyah tek tip elbiselerini giymişler, rek ordusunun içine dalmışlar ve reklere bir sürü korkunç hikâyeler anlatmışlardı. Ağızlarından çıkan en küçük bir söz, abartıla abartıla, neredeyse tüm rek ordularını dolaşıyor, korku ve paniğe sebep oluyordu.

 “Brahm, tüm rekleri cezalandırıyormuş, rekler, bu yüzden ortadan kayboluyor.” diyorlardı.

 “Alamoon’un koca bir ordusu var gizliyor, savaştan sonra tüm rekleri öldürecek.” diyorlardı.

 “Devzullar, artık rekleri efsunlamayacak.” diyorlardı.

 Bir taraftan, moralleri bozuyor ve bir taraftan da korku ve panik yayıyorlardı. Başlangıçta esir alınan reklerin dışında, saflardan kaçan tek tek rekler oluyordu.. Fakat daha sonra üçer beşer gruplar halinde kaçmaya başladılar. Hele hele gecenin en mahmur zamanı olan, -gündüz olamamış ama gündüz olmak için de her şeyi yapmış- şafağa beş kala zamanı, orduların rek bölümleri bütünlüklerini tamamen yitirmişlerdi.

 Büyücüler kendi dertlerindeydiler. Nek, Ruz ve arkadaşları, rekler arasında büyücülerle de ilgili bir çok söylenti yayıyorlardı.

 “Büyücüler kötü davranmaya devam ederse, rekler savaşmayıp büyücülere saldıracaklar” türünde  hikâyeleri her gördükleri reke fısıltıyla anlatıyorlardı. Ortalığa yaydıkları bir söylenti çok kısa bir süre sonra, bin söylenti olarak savaş alanlarında kulaktan kulağa dolaşıyordu.

 Bir süre sonra Ruz, “Haydi Nek, artık zamanı, şafağa yarım ay adımı vakit kaldı. Birliklerimizi toplamalıyız.” dedi ve arkadaşlarıyla ormana doğru harekete geçtiler.

Nek “Bu geceki şenliğimizi anlatabileceğimiz başka şafaklarımız olur umarım Ruz” dedi. Keyifleri yerindeydi.

Koca bir ordunun en kalabalık bölümünün, söylentilerle panik ve korku havası yaratıp dağıtılabileceğini kime anlatsalar gülerdi. Ancak, yaşam basitti. İnandın mı, cesur oldun mu, amacının peşinden gitmekte ısrar ettin mi, olmayacak hiçbir şey yoktu. Neredeyse hiçbir engelle karşılaşmamışlardı. Anlaşılan devzul ve büyücüler, rekleri böylesine efsunlarken, başlarına gelebilecekleri, ya da Vadi savaşçılarının yapabileceklerini hesaplamamışlardı..

 

                        “Çok Soru Sormasan da Olur, Sona Yaklaşıyorsan Artık ” 

 

 Shorhan aklı ve gönlüyle kendine geldiğinde, yanında Koşin, beraberce at sürüyorlardı. Koşin, Shorhan’a dikkatle baktı. Gerçekten uyanmış mıydı, yoksa sadece gönül gözü mü uyanıktı.

 “Şafaklarımız bol olsun Shorhan, uyandın mı?” diye sordu.

 İçinde bulunduğu durumu kavramaya çalışan Shorhan, atının üstünde giderken Koşin’in sorduğu bu soruyu çok anlamsız bulmuştu ama yine de ona bakarak gülümsemiş ve atının üzerinde gerinerek hızını artırmıştı. Hedefleri Rüzgârlı Tepe’ydi.

 Shorhan, ne Tanrılar Ovası’na girişini hatırlıyordu ne de çıkışını, ne de Koşin’le konuşmalarını. Ama Firuz’u, Efil’i, Kadim Bilgeleri, Zena’yı ve bilgeler ile konuştuklarını hatırlıyordu. Yaşamın derinliğine, çok boyutluluğuna, çok renkliliğine ilişkin birçok şeyi, çok farklı şekillerde öğrenmiş gibiydi. Sanki yıldızların ve evrenin haliyle tüm canlı hallerinin birbiriyle ilişkili olması gibi bir çok bilgiyi her zaman biliyormuş gibi normal karşılıyordu.

 “Meğer sen neymişsin öyle, Shorhan.” dedi Koşin, gülerek.

 Shorhan, Koşin’in ne demek istediğini anlamadı, ama sormadı. Sadece anlamadığını anlatan bir yüz ifadesiyle, “Ne oldu şimdi Koşin, Tanrılar Ovası savaşa katılıyor  mu, katılmıyor mu?” diye sordu.

 Koşin gülerek yanıt verdi. “Buna, şimdiden kimse cevap veremez Shorhan. Kadim Bilgeler son ana kadar karar açıklamazlar. Ve son an, her zaman tam da son andır. Fakat sen kimsenin bekleyemeceği kadar iyi yaptın üstüne düşeni. İçin rahat olsun.”

 Gün ışımıştı. “Acele etmeliyiz Koşin” diye uyardı Shorhan. Kara orduların etrafından dolaşarak gidiyorlardı. Fazla bir yolları kalmamıştı. Etrafta hiç casus devzul ya da büyücü fark etmemişti Koşin. Oysa, bu yolun en önemli noktalarının tümünde casus devzulları görmüşlerdi.

 “Dikkatli olmalıyız Shorhan.” diye uyardı Koşin.

 

 

 

 

Yıldız Ordu

 

                                                            “Mucizeler, zorunluluklardır aslında, sadece, bize

                                                   inanılmaz gelirler. O düzeyde olağan olan, düzeyde

                                                          olağanüstü görünür” Tanrıça Zena Sözü

 

Yıldız halkının konsey binası önündeki açık alanda toplanmış olan bembeyaz giysiler içindeki 1500 savaşçıdan  oluşan Yıldız ordunun tüm sıraları sicim gibi dümdüzdü. Erkek ve kadın savaşçılar, geniş, beyaz gömlekler ve pantolonlar giymişlerdi. Bellerinde bordo bir kuşak, bu kuşağa asılı kılıçları ile kamaları vardı. Bordo kuşaktaki ateş tozu bölümünde sadece bir kutu vardı. Kuşağın bir ucu, bellerinden serbestçe sarkıyordu. Ordu sıralarının arasında ikişer adım ara vardı.

 Tüm ordunun önünde Kadim Bilgeler, dokuz kişi, konsey’i temsilen altı kişi ve onlardan üç adım öne çıkmış olan Zena, bembeyaz atının üstünde neredeyse, şeffaf denilebilecek kadar ışıklar içinde, dimdik duruyordu.

 Ellerinden birini yumruk halindeyken, başparmak  ve serçe parmaklarını ileri uzatarak havaya kaldırdı.

 Aynı anda tüm ordu, kılıçlarını kalplerinin hizasında tutarak selam duruşuna geçti.

 Zena da tüm orduyu selamladı. Sonra Kadim Bilgeler ve konsey’in selamları sürdü. Zena, yumruk yaptığı elini, havaya kaldırıp döndürdü. Tüm ordu dinleme vaziyetine geçti.

 Konsey’i temsilen ordunun önünde duran altı kişiden biri Firuz’du. Firuz, yapılan her güzel işin, verilen her olumlu emeğin, mutlak karşılığı olacağına bir kez daha inanmıştı. Kadim Bilgeler, Zena’nın haklılığına ve yaptıklarının gerekliliğine o kadar çok inanmıştı ki, Zena ve orduyla birlikte savaş meydanına çıkmaya karar vermişlerdi. Kadim Bilgeler’in ordunun önünde, savaş meydanına çıkması, her bir Yıldız halkı savaşçısının gücünü defalarca katlardı. Yıldız ordu savaşçıları, böylesi bir durumda eser geçerdi.

 Zena sabrının, saygısının, sevgisinin ve emeğinin karşılığını almıştı. Binlerce yıldır, Yıldız ordunun bir bütün olarak savaşa katıldığı çok nadirdi.

 Bunu, Zena talep etmişti bu sefer ve Yıldız halkı çok büyük bir çoğunluğuyla, bu talebi onaylamıştı.

 Şimdi, Zena, azametle ve onurla ordunun başında duruyor ve onlara yapacağı konuşmaya hazırlanıyordu.

 Ordunun her savaşçısı ve her Yıldız halkı üyesi, Zena’yı dinlemek için dikkat kesilmişti.

 “Tanrılar ve Tanrıçalar diye anılanlar” diye başladı Zena, Güneyin cahillerine işaret ederek ve devam etti. “Sihrin ve büyünün efendileri sayılanlar, inanılmaz olduğuna inanılanları başaranlar, doğuşuyla beraber ışık yolunda koşanlar, zor ile başa çıkılamaz olanlar, disiplinin ve özgürlüğün timsalleri, emeğin ve sanatın ustaları, gerçeğin ve bilgeliğin çırakları, yay ve kılıç zanaatkarları; zaman akar kendince ve görmezden gelmez hiçbir sevdayı, her emek zamana verir şeklini ve alır sonsuz tarihte yerini.

 Ancak, kötülüktür ve korkaklıktır, zamanın kapılarını kapamaya yeltenen ve zamanın yönünü oraya, buraya, geriye bükmeye çalışan; biz, akışına inanırız zamanın, iyilik içinde ve cesaretle, gönüllüce yaşarız.

 Yıldız halkı, bin yıldır müdahale etmedi esaslı bir şekilde kötülüğün efendilerine. Ancak, tüm Güney’in kapıları bize emanet edilmiştir. Güney’deki iyiliğimiz ve sabrımız yanlış anlaşılmıştır. Tüm kapılardan artık, kötülükten başka hiçbir şey girmez olmuştur. Kendi soluduğu havayı, bastığı toprağı, içtiği suyu, yaşadığı dostunu öldürüyor her gün kendilerine ilah ve büyücü denen şarlatanlar. Ya Güney yok olacaktır, ya da onlar. Biz kararımızı verdik. Sadece basit bir emanetçi değilsek, bu yaşamı yaşayan, bu havayı soluyan birer nefer isek, öyle isek son üyemize dek, kavga edilecektir, yaşama zebanilik yapmak isteyenlerle.”

 Konuşmasının son bölümünde Zena, kılıcını havaya kaldırmış ve öyle bitirmişti konuşmasını. Tüm ordu, Kadim Bilgeler, konsey ve tüm Yıldız halkı, Zena’nın konuşması bittiğinde kılıçlarını havaya kaldırarak, “İyilik ve cesaret” diye haykırdı.

 Zena atıyla geri dönüp Kadim Bilgeler’i selamladı ve ordu yürüyüşe geçti. Tüm ordu atlıydı ve atların ayak sesleri, hafif esen meltemle beraber, bir müzik gibi işitiliyordu dost yüreklerde.