Shorhan

"Barbarlık Varsa Bilgelik de Vardı"

                                                                    

Ahmet Garip 'in fantastik romanı "Shorhan" ı online olarak okuyabilirsiniz

 

                              

Birinci Bölüm

"Bütün Aşklarda Sınanmadan Sevdana Sevda Demeyeceğim"

 

İkinci Bölüm

"İlahların Cezası
Vadi Yolunda Büyücülerle Savaş"

 

Üçüncü Bölüm

"Lacond Söylentisi"

 

Dördüncü Bölüm

"Koşin ve Duran Birliği"

 

Beşinci Bölüm

"Güney’in Kalbi Vadide Atıyordu"

 

Altıncı Bölüm

"Umut Doğar Umutsuzluktan, Bir Dost Gözü Görmeye Gör"

 

Yedinci Bölüm

"Kavga Sürüyor"

 

Sekizinci Bölüm

"Kader Kedersiz Aşılmamıştır Hiç "

 

Dokuzuncu Bölüm

"Sıcak Çayır Savaşı "

 

Onuncu Bölüm

"Düşüşlerin Habercisiydi Zaman"

 

Onbirinci Bölüm

"Vadideki Şüphe"

 

Onikinci Bölüm

"Tanrılar Ovası’nda Tarih Akıyordu"

 

Onüçüncü Bölüm

"Elçilere Zeval Olmaz"

 

"Ondördüncü Bölüm"

“Tarih Olur, Yiğitçe Bir Cesarete Denk Geldiğinde Zaman”

 

"Onbeşinci Bölüm"

“Sıra Bizde Ulular”

 

"Onaltıncı Bölüm"

“Hayat Dengeleri Gözetir”

 

"OnyedinciBölüm"

 “Yolcular Yolda Gerek, Sorumlular İyileştirsin Güney’in Yaralarını”

 

 

İkinci Bölüm

"Devzulların Cezası
Vadi Yolunda Büyücülerle Savaş"

                                                     

                                                                                  “Zaman çok garip. Nadiren rastlar bir canlı  yaşamında;
anlatmak istediğinin tam olarak anlaşıldığı ve
anlatılanı tam olarak anladığı bir ana ve canlıya”. dedi Zena.


         
              

Seyn köye vardığında, Alamoon'u toparlanırken buldu.
"Çocukları çıkarken gördüm, ders bitti sanırım bilge babam" diye söze girdi Seyn. Alomoon Seyn'in sesiyle irkildi ve kollarını açarak, gözlerini ışıktan kırpıştırarak "Gel bakalım Güney'in yiğit savaşçısı Seyn, sesini bile çok özledim, seni bekliyordum" dedi. Alamoon ve Seyn sanki yıllarca birbirini hiç görmemiş iki candan yoldaş gibi sarıldılar.
"Geleceğimi kimse bilmiyordu; beni niye bekliyordun bilge babam?" dedi Seyn.
"Met'in yanından geldiğini biliyorum. Met'i görmem gerek ve Met'in de beni. Hayatın gerçek bilgisi, tecrübeli sezgilerle rastlaşırsa, tesadüfen ya da bir planla, o zaman neyin, ne zaman, nerede, ve nasıl olabileceğini öngörmek mümkün olabilir" dedi Alamoon.
"Senden öğreneceklerimin ne zaman biteceğini çok merak eder ve istekle bu zamanı beklerdim gençken" dedi Seyn ve devam etti. "Bir süre sonra, böyle bir sonun olmayacağını anladım; herkesten ve her şeyden öğrenebilen bir aklın, öğrendiklerini, gerçeğin imbiğinden geçirme yeteneğiyle, yeni ve başka bir gerçeği, ifade etmesinin usulünü sezebilmek, yetmişti her şeyimle sana güvenmem için" Bir nefes aldı ve Alamoon'un sözün sonunu beklediğini anlatan bakışlarıyla karşılaşınca devam etti Seyn. "Şimdi ise söylediğinden ziyade usulünün bilgisini arıyorum, sözlerinin ardında."
Alamoon’un dikkat kesilmiş ve hafifçe gerilmiş yüzü, rahatlamış ve istediği cevabı almış olmanın rahatlığıyla gevşedi.
"Toplanmam bu kadardı, heybem hazır, gidebiliriz" dedi.
"Bir gece kalırım diye düşünmüştüm" dedi Seyn.
"Met bizi bekliyor. Bazen yaşamın tahammülü yoktur gecikmeye. Yetişemezsen hızına, akmaya başlar başka yöne. Ve bir nesil bile kuruyabilir acılar içinde, peşinden bir kaçını da çekerek."
"Bari bir şeyler yeseydik. Bu ikinci batışı güneşin, sudan başka hiçbir şeye değer vermedim, geldiğim yolda." diyerek itiraz edecek oldu Seyn.
"Senin için bir geyik budu hazırladım, yolda yemeye uygundur parçaları" diyerek atının yularını çözdü ve bir sıçrayışta bindi Alamoon.
Seyn'in ayakları geri geri gider gibiydi. Alamoon'un ardından sürmek zorunda kaldı atını.


Zena’nın Hesaplaşması

"Kadim bilgelerden bir ses duymak isterdim şimdi. Sadece birinden ya da onların dostlarından; bir şevkatli el, dinleyen, kederime ortak olmasa da, gülmeyecek olan bir bilge olsaydı. Bir insanın aklı ilaç olur mu bana, gönlünden merhem geçer mi gönlüme bilemiyorum. Yine de sen varsın; yoksa öleceğim yalnızlıktan, iyi ki varsın Şeymi" dedi  Zena, gözlerinde akışı duran damlaların ışıklı izini görmek zor değildi.
"Kadimlerin dünyası farklı yasalara tabidir, bilirim," dedi Şeymi. "Ama, zamanda, bazı anlar ve yerler vardır birbirimizi anlayabileceğimiz ve aynı disiplin tarafından, farklı da olsa etkilendiğimiz. Gönlün bir insandaysa, belki aklına yabancı olmayan bir insan tarafından anlaşılman mümkün olabilir" diye bitirdi sözlerini Şeymi. Zena'nın ölümcül hüznü sanki ona da geçmiş gibi gözlerinde keder vardı.
"Kederin kader oluşuna tanık oldum çok kez Zena, benim dünyamın yasalarında kurtulabildim bu bumerangdan. Sen de yaptın bunu, bugüne kadar ve yine yapabilirsin. Aşktan kaçış, sevdadan uzak durmak, aşmaz kaderini. Sadece kedere teslim olursun, yalnızlığını göstere göstere uçurumlara yürümek gibidir bu. Aşka gülen bilgelerin cezalarına boyun bükmek zorunda kalırsın bu halinle."
"Yapamıyorum, yapamıyorum" diye fısıldadı Zena. "Yalnızlıklar ve sevgisizlikler çağında büyüdüm. Güçsüzlüğüm ve kırılganlığım bundandır aslında. Aşka karşı özel bir güçsüzlüğüm var. Korkularımdan dolayı sadece yaralıyor beni bunlar" dedi Zena. Halsizdi, kederliydi, yüreğini çarptıran coşkunun sonuçlarının etkisindeydi, daha o sonuçlar oluşmamışken. Yüreğine giren aşkın sonuçlarındaki acı ve yalnızlık duygusuna esir olmuştu sanki. Bu aşkın içindeki sevdanın gücünü, yaraları sarıcı yanını, coşkuyu, zamanla yarışan hislerin heyecanını yeterince göremiyordu.
Şeymi sorunları fark ediyor ve Zena'ya anlatabilmenin yollarını arıyordu. Aşk muktedirdi başarmaya. Görüntüde değil de, gerçekten başarılan her şeyde aşk vardı. Aşksız bir başarı yoktu zaten ya da kalıcı değildi. Zalimlerin tüm oyunları boşa çıkarılabilirdi aşka dayanarak; evet, onların gücü vardı ama hiçbir zaman akıllarında ve gönüllerinde birlik yoktu. Akıllarıyla hükmettiklerinde zulümdü yaptıkları ve yarattıkları; gönülleriyle aktıklarında bir volkanın lavlarıydılar yakan, yıkan, yok eden. Ama aşkın böyle bir gücü vardı. Gerçeğin! yasalarının dışına çıkmayı başarabilen her aklı ve gönlü olan canlı için, vardı böyle bir şans. Bu şans için savaşmak bir şeydi ya da yaşamın acılarının ötesine geçememek başka bir şey.
"Sen," dedi Zena Şeymi'ye "başka bir dünyanın ve başka bir zamanın prensesisin, insansın ya da insan yanın senin özün. Hiç görmedim seni yılgın ve umutsuz, hayalci ve kederli, acıyan ve acınan; omuzları dik, gözlerinde neşe, öfke, şefkat, kin, intikam, kararlı, tutarlı ve sürekli meşgul, tarih ve gün ya da gelecek için ayaktasın hep. Üstelik de senin dünyanın bıktırıcı, usandırıcı, kahredici sürgit sorumluluklarını aksatmadan bunları yapabildin hep. Zorunluluklar yasalarının gerekliliklerinden kaçmadan onları aşabildin hep. Hayatlar büyüttün gerçeğin kollarında, her gün aynı şeyleri yaparken, ufak da olsa verdiğin farklı emekleri biriktirerek, her gün dünyalar içinde yeni dünyalar kurdun ve korudun onları üstelik. Nasıl yapabiliyorsun bunu, nasıl başarabiliyorsun? Gerçekliğin acıları içinden ayırarak, nasıl başka bir gerçeklik yaratabiliyorsun güzelliklerden?."
Gecenin göğünde, dolunayın ışığı aydınlatmıştı sanki her yeri. Zena'nın ve Şeymi'nin yüzleri, gecenin gölgelerine rağmen, berrak ve saf bir güzellik içinde görünüyordu. Şeymi, Zena konuşurken dalıp gitmiş ve yaşadıklarının aklından parça parça geçmesine engel olamamıştı. Gözlerinden damlalar akıyordu tek tek, iradesine rağmen, kendiliğinden.
"Tek bir cevabı yok bunun, biliyorsun Zena." dedi Şeymi. "Ama aşkın özünün çok uzak olduğu bir dünyada, ancak, o özle katlanıyorum yazgıma ve aşıyorum onu. Savaşın prensesi değil, sevdanın prensesi olmak isterdim, ama böyle bilinirim o dünyada ve bu dünyada. Her şey ne kadar çelişik. Gönlün, Shorhan Met'de Zena ve bu gerçek, biliyorum. Onun yazgısını, yaşamını, kendi yaşamının yangınlarından uzak tutmak istiyorsun, biliyorum. Kederlerini ve acılarını onun kaderine eklemek istemiyorsun, biliyorum. Ona sadece yardım etmek istiyorsun, öldürülmeden ölmeyen büyücülere, onların ilahları sayılan devzullara ve karanlığın eşkiyalarına karşı, sadece yardım etmek. Bu yüzden Shorhan diye çağırdın onu. O zaman karşılayabileceğini sanıyorsun tanrıların öfkesini ve intikamını. Kendi dayanma gücünün sınırlarında olduğunu düşünüyorsun. Bu aşkı gerçek yaparsan, kendi gücünü, katlanabilme ve dayanabilme gücünü kaybedeceğini sanıyorsun. Bu aşkın ikinizi de güçten yoksun bırakacağını düşünüyorsun. Onun sadece gitmesi gerektiği yoldan gitmesini istiyorsun. Onun için gösterdin o yolları ve senin kaderine ortak olmasını bu yüzden istemiyorsun." Şeymi'nin sesi giderek sertleşmiş ve bağırmaya başlamıştı "Görmüyor musun Zena, aşk bu. Her zaman ve her yerde rastlanmayan, tanrıların ve insanların bulduğunu düşündükleri zaman zulmettikleri ve köleleştikleri aşk. Sizin aşkınızda ne zulüm olabilir ne de köleleşme. Bu işte, seni sen yapacak olan; bu işte, tarihinin tüm acılarını aklından ve gönlünden silip sana yeni bir coşku ve yeni bir yaşam sunacak olan. Bu işte, yürünmesi zorunlu yolu, bir ihtimal de olsa yürünebilir yapacak olan. Niçin korkuyorsun Zena, niçin? Zaten azap içinde değil mi hayat, küçük derelerde serinleme lüksünü de kaybedeceğinden mi korkuyorsun? Değmez mi buna değmez mi? Risk almadan aşk olur mu? Güvenmeden olur mu aşk?" Son sözlerini yorgunlukla söylemişti Şeymi ve sanki kendi hayatında yaptığı hataların derslerini haykırıyordu. Dolunay uzaklaşmaya başlarken tepedeki ağacın gölgesinde sadece bir siluet görünüyordu. Siluetin içinden bir başka siluet çıkıyor gibiydi, lafını söyleyip tekrar kendine dönen, tekrar ağacın bir tarafına geçip söz söyleyen. Zena iyice yorgun görünüyordu. Sanki, sıkı bir çarpışmadan çıkmış gibi ıslaktı. Meltem esiyordu tepede. Zena saatlerdir ilk kez serinliğini hissetmişti rüzgârın. İçinden, "Teşekkür ederim Şeymi, savaş prensesi" diye geçirdi. Bedeninden, bir siluetin süzülerek çıktığını ve yavaşça uzaklaştığını sezdiğinde, bu uzun yürüyüşte ilahlık taslayanlara bir kurban daha vermemeye ant içti.


Köylülerin Ayaklanması

"Met!" diye bağırdı büyücü Rilte. "Var git yoluna, bizi engelleyemezsin, senin yolun değil bu, şaşırma. Bu yol ilahların yoludur. Ve yoldaki tüm köyler öderler bedelini bunun. Ödemeyenlere ise ilahlar ödetir bedeli, canlarıyla. Bu köy bugün var yarın yok. Aynı kaderi paylaşmak istemiyorsan bu zavallı çiftçilerin ve avcıların, canlarıyla ilgilenmezsin."
Shorhan Met ve iki arkadaşı atlarının üzerinde kıpırdamadılar. Büyücü Rilte'nin sesinin yarattığı korku rüzgârları, saçlarını yalayıp yüreklerini serinletmeden geçti, gitti. Shorhan Met, yolu hakkında konuşan büyücüyü dikkatle dinlemişti. O ne bilebilirdi ki, kendi yolu hakkında ve nasıl fikir yürütebiliyordu. Shorhan Met dümdüz ilerleyen yollardan giderdi. Oysa, birkaç gündür yollarda ne kadar yön değiştirdiğini kendisi de bilmiyordu. Bu yüzden kuşku içindeydi. Kartalın kanatlarından gördüğü yolun başlangıç noktasının bu vadi olup olmadığından emin değildi. Emin olduğu tek şey Vadi yolları temizlenene kadar Vadi’de kalacağıydı.
"Sen ne bilirsin ki benim yolum hakkında" diye konuştu dişlerinin arasından öfkeyle.
Büyücü Rilte, "Senin bildiğini herkes biliyor, kendini Shorhan sanan zavallı Met. Shorhan'ın yolu ayrıydı bir zamanlar, seninkisi ise çok ayrı Met. İlahların gazabına uğrayan ve uğrayacak olan bir hayal prensesinin lafları nasıl oluyor da seni kandırabiliyor? Seni yok oluşa gönderdiğinin farkında değil misin? Olmayan bir yola, gerçek olmayan bir ismi gönderir o, inandın mı?"
Büyücünün sesi karlı dağlardan inen soğuk rüzgârlar gibi esti her tarafta ve üşüttü tüm yürekleri, buz kesildi sanki her yan. Shorhan Met ve arkadaşları atlarının huysuzlanmasına rağmen oldukları yerden kıpırdamadılar. Bu dinginlik, büyücünün saflarında da estirdi soğuk rüzgârları ve bu kez etkisi güçlü oldu. Shorhan sözünü alay etmek için söylemişti büyücü Rilte. Ama o alay dönüp kendi saflarını kuşkuyla doldurmuştu.
"Gerçek karşısında kaderiniz hep aynı olmuştur" diye bağırdı Shorhan Met. "Tek bir yerde gücünüz geçer sizin, gerçek, gerçekliğinin farkında olmadığında işe yarar büyüleriniz. Kendi farkında olan gerçek, her zaman yazgınızı ölüm olarak yazmıştır. Kendi ellerinizle yaratırsınız bunu da." Bu sesin gücü ve rüzgârındaki soğuk, büyücünün kalbinden geçip damarlarının en ücra köşesine kadar ulaşmıştı sanki. Büyücünün ardında görünen dehşetli otuz atlı büzülmüş bir çöp parçasına dönecekti neredeyse. Bütün çiftçiler, avcılar, kadınlar ve çocuklar köyün adaklığında sıraya dizilmişlerdi büyücü tarafından.
Büyücü silkinip kendini toparlamaya çalışıyordu ve bağırdı Shorhan Met'e.
"Seninle işimiz yok Met. Köyün cezasını vereceğiz, ganimeti alıp gideceğiz. Devzulların emridir bu, çiğneyemez kimse. Senin toplayacağın ganimete karışmayacağız" dedi ve reklerine (büyücülerin ardlarındaki efsunlanmış savaşçılara rek ismi verilirdi) eliyle, “Köyü yakın” emri verdi.
Beşerli guruplar halinde altı eve yönelen rekler ellerindeki meşaleleri rüzgârın etkisiyle gürleştirmeye çalıştılar. İki evin ateş almasıyla Shorhan Met ve arkadaşları büyücünün üstüne sürdüler atlarını. Shorhan Met koca kılıcını büyücününkiyle çarpıştırdığında arkadaşları Set ve Nek, reklere yöneldiler. Set ve Nek'in atlarıyla ilk rek gurubuna dört nala dalıp dağıtmasıyla birlikte şaşkınlıklarını üzerlerinden atan çiftçiler, avcılar, kadınlar ve çocuklar, ellerine geçirdikleri her şeyle birlikte rek guruplarına saldırdılar. Bu Shorhan Met'le çarpışan büyücü Rilte için tam bir bozgun anıydı. Bugüne kadar devzullar yolu üzerindeki hiçbir köyde köylülerin direnişi ile karşılaşmamışlardı. Kılıcının gücü birden kesildi ve Shorhan Met'in kılıcından saçlarının bir kısmını bırakarak kaçabildi son anda. Büyücü atını, kaçmakta olan, sağ kalan reklere doğru sürerken, rekler, beklemedikleri avcı ve çiftçi hücumunun.
şaşkınlığını atamamışlardı üzerlerinden. Büyücü saflarını toplayamadan kaçmak zorunda kaldı, ardında rekler vardı. Hızları müthişti. Köyün insanları yanmaya devam eden iki evi söndürmeye çalışıyordu. Shorhan Met adaklığın önüne geldi ve arkadaşları da yanına. Çiftçiler ve avcılar önlerinde diz çöktüler; ev, yemek, ganimet, kadın önerdiler. Hiçbiri kabul edilmedi. Shorhan Met köyün insanlarına ne merhamet ne de öfkeyle bakıyordu.
On üç yaşında bir çocuk elinde oku, yayı ve sırtında okluğuyla insanların arasından öne çıktı ve Shorhan Met'in önünde durdu.
"Beni de al, beni de götür yoluna" dedi. Çocuğun çiftçi anasıyla babası bir adım attılar çocuğa doğru ve Shorhan Met'in bakışıyla oldukları yerde kaldılar.
"Niçin gelmek istersin bizimle çocuk" diye bağırdı Shorhan Met.
"Burada olanları tekrar ve tekrar yapmak için elbette; devzulların ve onların iğrenç büyücülerinin bakışları altında yazgımın yazılmaması için elbette" diye bağırarak cevap verdi çocuk. Sesinde en ufak bir korku ve kuşku yoktu. Sadece ve sadece öfke vardı.
Shorhan Met atından indi, kılıcını atın terkisindeki yuvasına soktu ve çocuğun karşısına gelip durdu. "Adın ne senin?" diye sordu usulca.
Çocuk hiç durmadan cevapladı. "Adım Met'tir; ailem bir savaşçının ismini koymuştur bana."
Shorhan Met çocuğa yaklaştı, kollarından tutup havaya kaldırdı ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Birkaç dakika sürdü bu. Sonra indirdi onu ve, "Bir daha adını söyleme ulu orta her yerde" dedi. Çocuğun bakışlarındaki sertlik, öfke ve intikam duyguları kaybolmuştu. Shorhan Met dönüp atına bindiğinde tekrar çocuğun gözlerine baktı dik dik.
Çocuk başını "Tamam" der gibi öne indirdi. Atlılar köyün içinden geçip Vadi'ye yol almaya devam ettiler.
Çocuğun anası atlılara el salladı. "Açık olsun yolunuz, savaşçılar." diye bağırdı. Shorhan Met herkesi elini kaldırarak selamlayarak uzaklaştı.


Ufaklıklar İş Başında

Seyn uzaktaki karmaşık ışıltıları gösterdi Alamoon'a, halâ eli havada, bir kristal küreden çıkan ışıkların birbiriyle çarpışmalarına benzeyen ışık patlamalarını işaret ederek.
"Uzun süredir farkındayım Seyn." dedi Alamoon ve devam etti. "Umarım korktuğum gelmez başıma."
"Sen devam et Seyn, köy yoluna dikkat et, tekin değildir. Devzullar bu yollarda ödetirler bedelleri. Ben sana köyde yetişirim" dedi Alomoon ve atını şaha kaldırıp dört nala ışık patlamalarının olduğu yöne sürdü.
Seyn'in itiraz etmeye vakti bile olmadı. Seyn köy yoluna girdiğinde yere serilmiş dört rek'in cesedi ile karşılaştı. Etrafına bakındığında, bir ağacın iki tarafına düşmüş birer rek cesedi daha gördü. Hepsinin bir taraflarında birer ok vardı.
"Kimsin sen?" diye bağırdı bir ses. Sesin cılızlığı bir çocuğu işaret ediyordu.
Seyn "Kim olduğumu bilmen hayrına olmaz çocuk" diye bağırdı.
"Ama senin hayrına olabilir." diye bağırdı ses.
"Güney'in yollarını ben gözlerim; benim sayemde diyetleriniz azdır ve canlarınız sağlam. Büyücüler ve rekler iyi tanırlar beni."
"Güneyin savaşçısı Seyn" diye bağırdı çocuk ve atladı bir ağacın üstünden.
"Bu rekler senin işin mi?" diye sordu Seyn.
"Size pusu kurmuşlardı. Ben ve bir arkadaşımın işi." dedi çocuk.
"İsmin ne senin çocuk?" dedi Seyn.
"Ulu orta yerde söylemeyiz ismimizi, bugün Shorhan Met böyle öğretti arkadaşıma, ama sen Raydım diyebilirsin ismime. Köyümüzün en iyi ve en eski avcısıdır ismimin sahibi."
"Arkadaşın nerede?" diye sordu Seyn.
"Senin arkadaşının peşinden gitti. Shorhan Met, bilge baba'nın bekçisi yaptı arkadaşımı."
Seyn gülüyordu mutlulukla.
"Desene, Alamoon sağlam ellerde." dedi.
"Köyde sofran ve yatağın hazır savaşçı, yorgun ve aç olduğunu biliyoruz." dedi çocuk.
"Haydi gidelim bakalım; şu Shorhan Met hikâyeni de yolda anlatırsın artık" dedi Seyn.


Alamoon Yollarda

Alamoon bütün riskleri göze alarak son hızla sürüyordu atını ama ışık patlamaları sanki daha da uzaklaşıyordu ondan. Saatlerce sürdü atını, ışık patlamaları iyice zayıflamıştı ama Alamoon da iyice yaklaşmıştı. Yolun rekler tarafından kesildiğini gördü. Daha reklere yaklaşmadan bazılarının düştüğünü gördü atlarından. Kalanlar korkuyla kılıçlarına sarılmış ve panik içinde kaçmaya hazır bir halleri vardı. Alamoon son hızla daldı bir rek gurubunun içine. Daha yaklaşırken yayı ve okları çalışmaya başlamıştı. Reklerle arası kapandığında yayıyla oklarını üzengisine yerleştirdi ve çekti Brahm kılıcını. Çekmesiyle savurması bir oldu. İki Alamoon düşürüyorsa, biri de kendi kendine düşüyordu rek savaşçılarının. O sırada korkunç bir çığlık duydu Alamoon; ardından büyük bir patlama. Ses Alamoon'un kulaklarına ulaştığında dahi yankılanıyordu. Alamoon bir an, kulaklarının patlayacağını sanmıştı.
"Ödettiğiniz bedelleri ödeme vaktidir bütün ilah bozuntuları ve onların şarlatan büyücüleri. Brahm adına, lanet üzerinizdedir" diye haykıran çığlık başladığı gibi bitti. Alomoon, nefes alışını duyuyordu sanki çığlık atanın. Işık patlamaları kesilmişti. Etrafta rek kalmamıştı, Alamoon yavaşlamış, ihtiyatla gidiyordu. Önünde yorgun, ardında diri nefesleri hissediyordu. Yokuş yukarı çıkışını bitirdiğinde, bir düzlükte buldu kendini. Az uzakta bir ağacın kenarında, yerde bir dizi üzerine düşmüş bir siluetin başında duran kanlar içinde büyücü Rilte'yi görmüştü. Büyücü ayakta zor duruyordu. Elinde kanlı bir kılıç vardı. Kılıcını yavaş yavaş kaldırırken Alamoon yayına oku takmak üzereydi. Kılıcın ucu -gökyüzünü gördü ama geri inemedi. Alamoon’un sol yanından gelen bir ok büyücü Rilte'nin sırtına gömülüp, kalbinin tam ortasına daldı; büyücü sanki ayakta dondu kaldı. Siluet, elindeki kılıca dayanarak ayağa kalktı, kılıcı iyice kavrayarak, büyücüyü saçlarından tuttu ve savurdu kılıcını. Tam o anda acı ve tiz bir çığlık atmış, elindeki başa acıyarak bakmıştı. Başı Alamoon tarafına savururken kendisi de yere düştü ve sırtını ağaca dayadı. Etrafta onlarca rekin devzulların ışık patlamalarıyla parçalanmış vücutları ve birkaç tane de merhamet edilmediği belli olan büyücü yatıyordu.
Alamoon ağaca iyice yaklaştığında, "Prenses Zena" diye fısıldadı. Siluet kımıldamamıştı bile. Alamoon siluetin karşısına gelip durduğunda, Zena'yı gözleri açık, kanlar içinde kendisine tebessüm ederken buldu. Gözlerinden yaşlar akıyordu. 'Bu iyi' diye geçirdi Alamoon içinden. Belinden bir kuşak, bir bıçak ve heybesinden birkaç bitki çıkardı. Sessizce eziyordu onları, gözleri Prensesteydi.
"Ok marifeti senin miydi Alamoon?" diye sordu Zena.
"Hayır, bir dostumuz var ardımda uzun zamandır, ama kim olduğunu ben de bilmiyorum" diye fısıldadı Alomoon etrafına göz gezdirerek. Tozlaşan bitkileri, heybesinden çıkardığı şişeden döktüğü sıvıyla merhem haline getirdi ve merhemi kuşağına yaydı. Kuşağı Zena'nın yarasına basmak üzereyken Zena tuttu elini Alamoon'un.
"İnsanların yaralarından değildir yaram, tedavi olmaz insan bilgisiyle ve eliyle" dedi.
"Zena" diye fısıldadı gece karanlığında Alamoon, bu arada Zena'nın elini tutup yanına koydu. Zena direnmedi. Elinde tuttuğu ıslak bezle Zena'nın yarasını temizledi ve açığa çıkardı. Zena'nın koltuk altından beline kadar bir yarık vardı. İçinden kan ve ışık fışkırıyordu.
"Burada gördüğüm kara ışık değil mi Zena?" diye sordu Alamoon.
Prenses "Evet" diye fısıldadı.
"Benim kadar karanlığın ışığı ve her tür silahıyla tahrip edilmiş biri, artık aydınlığın ışığı mıdır yoksa karanlığın ışığı mı belli olmaz değil mi Alamoon?" diyerek gülümsedi Zena.
Alamoon sessizce gülerken bir yandan da Zena'nın yarasına kuşağı bağlıyordu. "Seyn burada olmalıydı, bak o zaman bu lafa nasıl gülünür görürdün" diye fısıldadı. ,
Zena, "Güneyin savaşçısı, hepimiz borçluyuzdur ona" dedi.
"Zena" dedi Alamoon. "Her ölüm bozar ahengi, her doğan yeni bir ahenge zorlar seni. Olağan zamanlarda değiliz. Ölümler ve doğumlar çağındayız. Ya bu ahenkle birlikte ölür ve doğarız her gün, ya da ahenksizliğin karmaşasında acı içinde yiter gideriz zamanda. Eski yaralarından kurtulmalısın, yeni yaralara hazırlanmak için, kendi yaralarımı kendim sarmayı senden öğrendim, fakat görüyorum ki artık yaralarınla ilgilenmiyorsun.. Bana öğrettiğini hiç unutmadım Zena. Brahm’ın dostalaruı arasında üst üste gelmiş üç yara bir ölüm demektir."
Zena gözlerini zorlukla açık tutuyordu. "Yaralar" dedi "yaralar Alamoon, bilirsin ki, hep böyle değildir. Aklını ve gönlünü kaybetmeme savaşında alırsın asıl yaraları ve yoktur böyle ilaçları onun." Zena'nın gözleri kapandı. Alamoon sırtındaki çulunu çıkarıp yere serdi. Ve atından bir örtü alıp Zena'nın üstünü sardı. Zena Alamoon'un yardımıyla çulun üstüne yattı. Heybe de yastık olmuştu. Alamoon kendini kaybeden Zena'ya baktığında sadece şeffaf bir siluet gördü. Bakanın gözlerini kamaştıran bir yürek berraklığı. Bir tanrıça başında ilk kez nöbet tutuyordu. Çok dikkatliydi. Tanrıça mutlaka sağ salim uyanmalıydı.
Gün ışımaya başladığında Alamoon piposunu tüttürürken ağaca yaslanmış nöbet tutmaya devam ediyordu.