Shorhan

"Barbarlık Varsa Bilgelik de Vardı"

                                                                    

Ahmet Garip 'in fantastik romanı "Shorhan" ı online olarak okuyabilirsiniz

                              

Birinci Bölüm

"Bütün Aşklarda Sınanmadan Sevdana Sevda Demeyeceğim"

 

İkinci Bölüm

"İlahların Cezası
Vadi Yolunda Büyücülerle Savaş"

 

Üçüncü Bölüm

"Lacond Söylentisi"

 

Dördüncü Bölüm

"Koşin ve Duran Birliği"

 

Beşinci Bölüm

"Güney’in Kalbi Vadide Atıyordu"

 

Altıncı Bölüm

"Umut Doğar Umutsuzluktan, Bir Dost Gözü Görmeye Gör"

 

Yedinci Bölüm

"Kavga Sürüyor"

 

Sekizinci Bölüm

"Kader Kedersiz Aşılmamıştır Hiç "

 

Dokuzuncu Bölüm

"Sıcak Çayır Savaşı "

 

Onuncu Bölüm

"Düşüşlerin Habercisiydi Zaman"

 

Onbirinci Bölüm

"Vadideki Şüphe"

 

Onikinci Bölüm

"Tanrılar Ovası’nda Tarih Akıyordu"

 

Onüçüncü Bölüm

"Elçilere Zeval Olmaz"

 

"Ondördüncü Bölüm"

“Tarih Olur, Yiğitçe Bir Cesarete Denk Geldiğinde Zaman”

 

"Onbeşinci Bölüm"

“Sıra Bizde Ulular”

 

"Onaltıncı Bölüm"

“Hayat Dengeleri Gözetir”

 

"OnyedinciBölüm"

 “Yolcular Yolda Gerek, Sorumlular İyileştirsin Güney’in Yaralarını”

 

Beşinci Bölüm

"Güney’in Kalbi Vadide Atıyordu"

                                                      

                                                                                   "Güney’in bilinmeyeninden, tanrısal bir güneşin ışıltılarından,
aklımı ve gönlümü yoluna serdim, bil…"
(Bir prenses sözü)
 

Shorhan Met'in Zena'yı ilk görüşünün ve seraplara düşüşünün üstünden günler geçmişti. Yaşadığı yoğunluğun ardından kendini bir an önce vadiye atmak ve yalnız bir yolculuk yapmak istemişti. Vadi'ye gitmeye çalışırken, bir türlü gitmesi gereken yola karar veremiyor, her yolun yarısından dönüp, diğer yola yöneliyor, en ufak bir terslikte tekrar yolunu değiştirip başka bir yola gidiyordu. Kafasında belli belirsiz hayaller, belli belirsiz düşüncelerle, yolunu değiştirdiğini bile fark edemiyordu. Böylece üç gün dolandı durdu. Sonra Seyn bulmuştu onu, gözleri yolda, gönlü kartalın kanatlarındayken. Bütün bölgelerdeki gelişmeleri anlatmıştı. Shorhan Met'in hülyalı durumunu fark edip korkmuş, bu durumu devzulların büyülerine yorarak, bitkilerden çaylar yapmış, Shorhan Met'i kendine getirmişti. Met, Seyn’e hikâyesini anlatmıştı. Sonra Set ile Nek'i konakladıkları köyden alıp yola devam etmişlerdi. Hepsi bütün bilgilerini paylaşmış, olağanüstü gelişmeler olduğunu fark etmişlerdi. Seyn'i Alamoon'a göndermişti Shorhan Met, kendisi de Seyn'in yoldaşları Set ve Nek'le yola devam etmişti. O günden beri çok şey değişmiş ve gelişmişti.
Artık vadideydiler. Shorhan Met hem kendini güvende hissediyor, hem de tatlı bir uyuşukluğun tadını çıkarıyordu. Sabaha karşı yatmış, rüya üstüne rüya görüyordu. Güneş çoktan doğmuştu. Rüyasında Zena’nın sayıklamalarını duymuştu. "Karanlıkla çarpıştım tüm zamanlarda. Kimse bilemez şeytanla bu denli uğraşanların ne kadar karanlığa bulaştığını. Ey ateşte yanmayanların tanrısı Brahm, karanlık ateşlerle bu kadar yaralanmış birine hâlâ umut besliyor musun?" Sayıklamayı duyduğu gibi de kaybetti. Kendisine seslenilmediğinin rahatlığı, sesin Zena'nın sesine benzemesinin kaygısıyla uyumaya devam etti. Gövdesi ve ruhuyla dinginleşiyordu. Kadim zamanların bilgeleri söylerdi. "Ya gövden eksiktir çoğunlukla, ya da gönlün."

Ruz’un Tuzak Yolu

Ruz, Raydım ve on savaşçı, Ruz'un birliğinin konakladığı köye iyice yaklaşmışlardı. Raydım birden elini kaldırdı ve yanında at süren Ruz'un elini tuttu. Ruz, çocuğun gözlerindeki derin kaygıyı görerek, elini kaldırdı ve atını durdurdu. Havayı kokladı ve gözleriyle tüm çevreyi kolaçan etti.
"Konuş, bilge dedemin değerlisi" dedi, gözlerini çocuğun kaygılı gözlerine dikerek.
Çocuk eliyle uzaklardaki tepelerden belli belirsiz süzülen dumanları gösterdi. Sonra sol yandaki çayırlığın at nallarıyla ezilmiş gibi duran çimenlerine baktı. İleride başlayan ormanın ağaçlarını gösterdi işaret parmağıyla. Yolun ormana girişindeki ilk bölümünde yer alan ağaçlardan bazılarının küçük dalları kırılmış gibi dengesiz görünüyordu. Yolun ortasında, çok dikkat edildiğinde, büyük yapraklar seçilebiliyordu. Sağ taraflarından akan ırmağın dik kenarlarından, Ruz'un bulunduğu ovaya doğru, ırmağın diğer tarafından geçişler olduğu, nal izlerinden anlaşılıyordu.
"Sen gerçekten yamanmışsın Raydım, bilge dedem haklıymış. 'Bir çocuğun gördüğünü göremezsin her zaman, kaybetmişsen çocuk gözlerini' derdi biz çocukken. Bende bazı işaretler gördüm ama küçük bir birlik sanmıştım. Durmaya, plan yapmaya gerek olmadığını düşünmüştüm. Bizim hayatımızı kurtardın sayılır Raydım" deyip, çocuğun başını okşadı.
Raydım, "Bu kadar büyük bir gücün izlerini daha önce hiç görmemiştim. Bu güç, birliklerden çok farklı bir şey" dedi.
Savaşçılar, Ruz'un gözlerine bakıp, görüşlerini dinlemeye hazır halde etrafında toplanmışlardı. Ruz, biraz önce ovaya indikleri tepeye baktı. Gerileri temizdi.
"Çok büyük, çok büyük bir güç, savaşılamaz" diye mırıldandı ve devam etti, "Köydeki birliğimizi yok edecekler. Onları haberdar etmeliyiz." dedi.
Raydım atıldı. "Ben giderim, buralarda beni kimse göremez, yakalayamaz. Tüm tepeleri, tüm köyleri bilirim, hepsinde arkadaşlarım vardır. Gizlenme yerlerimiz, oyun yerlerimiz vardır. Ben gideyim."
Ruz kararsızdı. Felçli bir insan gibi hissetmeye başlamıştı kendisini. Savaşçılarının gözlerine baktı. Onlardan işe yarar bir düşünce bekliyordu. Onlarda da ses yoktu.
İçlerinde en zayıf olan bir genç kız, başındaki zırhlı maskeyi çıkararak konuştu.
"Ruz, Vadiye’ de haber vermeliyiz. İçinizde en hafifiniz ve hızlınız benim." Ruz başını salladı ve elini geldikleri tepelere çevirdi.
"Dilerim, arkandan koşan yalnızca rüzgâr olur" dediğinde kız bir rüzgâr hızıyla harekete geçmişti bile.
"Haydi Raydım" dedi Ruz. Raydım'ın yoldan gideceğini sanıyordu. Oysa o ırmağa sürdü atını ve geçti.
"Köye giden orman yollarını tutmuşlar mıdır bilmiyorum. Bir tuzağa düşebiliriz. Dört gruba ayrılacağız ve ormana öyle gireceğiz" dedi Ruz ve devam etti. "İki-iki-iki ve üç kişilik dört grup olacağız. Aramızda ellişer adım mesafe bırakacağız. Yay ve oklarınızı çalıştırın. Tuzağa düşerseniz borularınızı çalın. Ama boruları kullanmamak için elinizden geleni yapın. Küçük gruplara saldırarak ve yok ederek, yolları temizleyerek gideceğiz. Raydım zamanında köye yetişebilirse, onlar da dağılarak savaşacaklardır. Vadi güçleri gelene kadar dayanmamızın başka yolu yoktur. İzlere bakılacak olursa, bu kadar büyük güç, yok ede ede bitirilemez. Haydi" dedi ve ormana doğru, dağılarak, yol almaya başladılar.
İlerledikçe, Ruz, bu bölgeden düşündüğünden dahi çok büyük bir gücün geçtiğini fark ediyordu.
"Eğer" diye düşündü, "köydeki birlik için bu kadar büyük bir gücü buraya taşıdılarsa, bu çok büyük bir saçmalık." Artık, burnu, kulakları ve gözleri, elindeki yayla aynı hassaslıktaydı.

'Tanrılar' Ovası

Zena, tüm geceyi ve şafağı, sürekli temizlenmekte ve tekrar sürülmekte olan merhemler ve sıvılar eşliğinde, kah kabuslarla, kah hoş ve tatlı rüyalarla, kah uyanıp yaşlı bilgeye sayıklayarak geçirmişti. Kendisi hatırlamıyordu ama gece ve şafak boyunca bilgeye çok önemli bilgiler vermiş ve bu ayılmalar sonrasında, deniz kıyısından her seferinde birlikler ayrılmıştı iç güneye doğru.
Yaşlı bilge kadın Firuz, yanındaki gençlere "Temizleyin" dercesine başını salladı. Firuz'un yüzünden damlayan terler, yeni yeni azalmıştı. Bütün gece durmaksızın, Zena'yı tedavi etmiş, düşüncelerine girmiş, ve onun düşüncelerini düzenlemesine yardım etmeye çalışmıştı. Yeterince başarılı olamadığını sanıyordu. Zena'nın tüm vücudu iyice arındırıldıktan sonra, Firuz yaklaşarak, onun her tarafını kontrol etti. Sadece son büyük yarasının izleri belli belirsiz görünüyordu.
“İyi iş çıktı" diye düşündü. Zena'ya ipek, beyaz bir kumaş giydirdiler. Yüzü dinlenmiş ve apaydınlık görünüyordu. Simsiyah saçlarının arasından belli olan aklar, saçlarını gümüş renginde gösteriyordu.
Zena gözlerini yavaş, yavaş ve gülerek açtı. Karşısında Firuz'u gördü. Kendini çok iyi hissediyordu. Ellerini ayaklarını oynattı. Hafifçe doğruldu. Bütün ağrıları sanki yok olmuş gibiydi. Hafifliğine şaşıyordu. Ayağa kalktı ve gerindi. Etrafında döndü ve kapıyı açarak, tertemiz havayı ciğerlerine çekti. Güneş ışıkları gözlerini aldı.
Firuz, Zena'ya bakarak, "Işıklar içinde bir sabah başladı bugün" diye fısıldadı. Zena, Firuz'a sarılarak öptü ve, "Mutlu bir gün olsun, gerçekten ne güzel bir gün." dedi ve bacaklarını açıkta bırakan ipek elbisesi ve çıplak ayaklarıyla dışarıya çıkarak, sahile doğru yürüdü. Küçük Met'le, Koşin'in kız kardeşi de, dün akşam sahilde yürüdükleri yere gelmiş, rüzgârın, meltem esintisi ile birlikte yürüyorlardı.
Firuz, Zena'ya seslenerek, yanına gitti ve beraber yürümeye başladılar.
"Zena, artık durmalısın, hiç olmazsa bir süre" dedi.
Zena, tanrısal bir tebessümle, "Çok iyi iş çıkarmışsın Firuz niçin öyle diyorsun. Kendimi rüzgâr kadar hafif, ve bir su damlası kadar sağlıklı hissediyorum. Uzun süredir hiç bu kadar dingin ve mutlu hissetmemiştim" diyerek bir elini Firuz'un omzuna attı.
"Firuz, sen kadim zamanların iyi tanrı dostları gibisin, hatırlayamadığım zamanlardan beri sarar durursun yaralarımı, senin elinde ve yanında, bir çiğ tanesi kadar şeffaf, duru ve temiz hissediyorum kendimi. Karmaşalarımın düğümlerini nasıl çözersin birer birer ve nasıl doğurursun her seferinde beni kendimden hiç bilmiyorum." Firuz'un saçları bembeyaz ve yüzü, güzel kırışıklarla doluydu.
"Zena" dedi, "Dinlenmelisin, çok yaralısın. Nasıl dayandın beyninin, yüreğinin acılarına hiç bilmiyorum. Nasıl dayandın karanlık ateşlere ve ağrılara bilmiyorum. Ama tam zamanında geldin ve tam zamanında gitmelisin. Biliyorum her zamanki gibi 'hiç vaktim yok, hemen gidiyorum' diyeceksin. Ama bu sefer farklı Zena, dinlenmelisin. Yoksa kaldıramazsın. Vücudun da, yüreğin de kaldıramaz."
"Ama hiç vaktim yok Firuz, akşama doğru yola çıkmam gerek."
Firuz, "Yapma Zena, dayanamazsın, aklın çok karışık, üstelik daha da karışacak olmasını saymıyorum bile." Zena, ellerini gökyüzüne doğru kaldırdı, ayak parmaklarının ucuna doğru yükseldi ve kollarını iki yana açarak,
"Gençliğimden beri hiç bu kadar iyi hissetmemiştim Firuz." diyerek koşmaya başladı ve bütün ovanın duyacağı bir sesle bağırmaya başladı.
"Seviyorum Firuz seviyorum." Sonra bir ağacın yanında durdu, oturarak sırtını ağaca dayadı. Firuz yanına gelip çömeldiğinde Zena'nın yüzü mutlulukla doluydu.
"Zena" dedi Firuz, "Sevdalar hem hoşlukla doludur ve hem de acıyla. Dingin zamanlardır, hoşlukla anıldığı sevdanın. Karmaşa ve karanlık zamanları çoğunlukla acı üretir. Sırf bundan dolayı kaçılmaz elbet. Sevdadır çünkü. Her zaman rastlanmaz izine. Ancak, yeterince suyu olan dalmalıdır yangına ve dingin olmak gerekir, çıkmak için yollara. Sen çok uzun zamanlardır yollardasın Zena, çok uzun zamanlardır. Her karanlığın şafağında sen vardın, her geceyi acılardan kurtarmaya çalışan sen, kendini acılara atarak. Sınırsız hiçbir şey yoktur Zena, sınırları iyi bilmek gerekir yoksa taşamazsın kendi sınırının dışına bile."
"Ya aşk?" dedi Zena.
"Aşk" dedi Firuz, "Sevdayı aşmıştır ve birleşmiştir tutkuyla, her tanrısal duruşta ve duyguda, doludur her yan aşkla. Neden bahsettiğini biliyorum Zena ama bir yanı tehlikedir aşkın. Bu zamana ilişkindir ve sen en kötü zamanı seçtin bunun için."
"Biliyorum Firuz biliyorum ama akarken hayat, sormaz hiç birimize nelerin olması ve olmaması gerektiğini"
"Zena" dedi Firuz, "Shorhan Met'i tanırım daha ilk gençliğinden beri. Yaşamını borçludur çok kereler bana. Haberi olmadan bile kurtulmuştur hainlerden ve düşmanlarından çoğu kez. Ve yaraları iyileşmiştir ellerimde defalarca. Ama ben bile esnetemedim onun kafasını. O tutkuludur Zena, çok tutkuludur ve tutkuları çeşitlidir. Her tutkusunun da peşinden gider ısrarla. Gözü görmez başka bir şeyi. Çoğunlukla bu yüzden açılır kapalı kapılar ve çoğunlukla düşman çıkarsa karşısına, bu yüzden çok çetindir düşmanları. Yolları sarptır hep ve düşer o yollarda birer birer dostları. Tutkuludur dostlarına ama çevirmez yolundan onu hiçbir düşüş. Sen özelsin Zena, gücün aklın ve gönlünle, hep sığmayacak kadar büyüktün bir gönüle. Sığınacak bir gönül bulsan bile, boğulur o gönül senin ağırlığınla. Shorhan'ın yolları vardır, hikâyeleri; bitmez hiç dertleri, belaları, sıkıntıları. Sen, sana ayrılsın istersin tüm gönül, o, peşine düşmesini ister tüm gönüllerin. Bu iki gönlün akması mümkün mü bir gönüle? Çünkü aşk çoğaltır gönülleri, her gönülde olur ikincisi ve aşk daraltır bir yandan, kendine yetmezken ikinci bir gönül doldurur yarısını."
Zena, büyük bir dikkatle Firuz'u dinliyordu. Sonra ayağa kalktı, Firuz'u da kaldırarak,
"Uyarıların için çok yaşa Firuz, açtın yine aklımı, kaygılarla doldururken içimi, geleceğimi planlamamın yollarını gösterdin. Haydi ovanın toplantısına gidelim artık. Kararlar alalım ve dinleyelim kararları. Dilerim açar kapıları kararlarımız ve yeni bir çağın umudunu yeşertir, tüm gönüllere güç verir."

Tuzağa Karşı Vadi Habercisi Berf

Duran'la Koşin, arkadaşlarının önünde yan yana ve sakin bir şekilde at sürüyorlardı. Duran'ın dün gece, Kuzey’e gelen büyücü, devzul ve rek birliklerine tuzak kurması için gönderdiği on kişilik grubun yanına, dar geçitlere, güneye doğru gidiyorlardı. Koşin'in önerisi ile altışar kişiden iki grubu Kuzey yollarını denetlemeleri için, geride bırakmışlardı ve kendileriyle birlikte kırk yedi kişi olarak yollarına devam ediyorlardı. Keşif grubu olarak iki kişiyi önden göndermişlerdi. Bu yüzden sakin ve kaygısızdılar ama dikkatsiz değildiler.
"Vadideki toplantıya çağrıldığımızı biliyorsun, değil mi Duran?" diye sordu Koşin.
"Evet biliyorum ama üstümüze doğru büyük bir güç gelirken savaşçıların yanından ayrılmak doğru değildir Koşin" dedi Duran.
Koşin, "Yola çıktığımızdan beri, ben de bunu düşünüyorum Duran, ama bir planım var galiba" dedi Duran'a bakarak. Duran'da ilgiyle Koşin'e dikti gözlerini. Koşin devam etti, Duran'ın ilgisinden memnun olarak, "Dar geçitlerden koca bir orduyla geçmek onların günlerini, hatta haftalarını alır. Eğer adamların geçitleri tutmuşsa, ki öyle görünüyor, çünkü hâlâ büyük bir düşman gücüne rastlamadık, onların yanına yirmi kişi daha bırakalım. Geçitlerde uzunlamasına yayılsınlar. Ve bizde yolumuza devam edelim" Duran düşünceli görünüyordu. Arkadaki gruba dönüp baktı. Savaşçıların çoğu yorgun görünüyordu.
"Evet, bu olabilir" diye yanıtladı.
"Yalnız bir sorun var, Duran" dedi Koşin. Duran gözlerini Koşin'in gözlerine dikti. "Ben, Tanrılar Ovası’ndan ayrılmadan önce iki yöne büyük düşman birlikleri ilerlediği haberini almıştım. Bir bölüm, senin üzerine geliyordu. Onun ilk grubunu beraber hallettik. Geriden gelenleri ise geçidi tutan adamların durduruyor. İkinci büyük grup Zena'nın yaralandığı RüzgârlıTepe'ye gidiyor. Zena'nın Vadi’ye gidiş yolunu kesmek için. Ancak yolda aldığım haberlerde bu grubun amacından kat kat büyük bir düşman ordusu halinde hedefine gittiğini öğrendim" dedi ve durdu.
Duran sabırsızlanıyor gibi, "Evet seni dinliyorum" dedi.
Koşin sıkıntıyla devam etti. "Korkarım ki Duran, düşman bu kadar büyük gücü sadece Zena için göndermiyor." Yine sustu ve sanki aklındakini söylemek istemiyor gibi başını iki yana salladı.
Duran lafa girdi. "Köylerde mola veren birliklerimizi mi yok edecekler?"
Koşin başını iki yana salladı. "Sadece onunla kalmayacaklarını sanıyorum Duran, köylerdeki birlikleri temizleye temizleye gidecekler, Zena'nın önünü kesecekler, Zena haberdar olmasına rağmen, bu kadar büyük bir güç beklemediği için gafil avlanacak ya da Vadi’ye gidemeyecek ve geri çekilecek ama düşmanın asıl ve nihai hedefi sanırım ki Vadi." Koşin sözünü Duran'ın yüzüne bakarak bitirmiş ve kaygılarını paylaşıp, paylaşmadığını anlamak için dikkat kesilmişti.
Duran şaşkınlıkla, "Evet" diye mırıldandı. "Şafağa karşı, Reklere pusu kurup, pusuya düşmeden önce, bir haberci gelmişti dar geçitlerden ve geçitleri aşan acayip bir grubun olduğundan söz etmişti. Ama o grupla hiç rastlaşmadık. Onların nereye kaybolduğunu düşünüyor, tekrar bir pusuya düşmekten korkuyordum. Şimdi anlıyorum ki Vadi’yi Kuzeybatı tarafından da sarmaya çalışıyorlar."
Koşin, "Hemen harekete geçmeliyiz." dedi ve bir el işareti yaptı gruba dönerek. Grup içinden genç bir savaşçı Koşin'in yanına geldi ve emir bekler halde yanında at sürmeye devam etti.
Koşin, "Berf, gruptan ayrılıp, Kuzeybatı yolundan vadiye gidiyorsun. Shorhan'a Kuzeybatıdan sarılmaya çalışıldıkları haberini vereceksin." dedi. Berf atını mahmuzlarken, Koşin bağırdı, "Sakın aynı yöne giden düşmana fark ettirme kendini. Bizi orada bekle. Shorhan'ın emrindesin."
Duran söze girdi, "Koşin o zaman hızlanalım. Bir an önce köydeki birliklere yardıma gitmeliyiz. Gafil avlanacaklar."
Bütün grup atlarını tırıstan dört nala çevirmişti. Atların ovadaki disiplinli koşusu görülmeye değerdi. Savaşçılar dik ve diri, atlar aynı hizada ve aynı ayaklarını atarak koşuyorlardı. Arkalarında bıraktıkları toz bulutu bile ahenkliydi.
"Dilerim bu günleri özlemeyiz Duran." diye bağırdı Koşin.
Duran, Koşin'in sevgiyle bakan gözlerine aynı sevgiyle bakarak, "Dilerim prenses" dedi. "O gün, ölümümüz olur çünkü tanrılar ovası prensessiz kalır."
Koşin kahkahalarla güldü."Tanrılar Ovası’nda prenses çoktur Duran." dedi.
Duran neşeyle bağırdı. "Ama hiçbiri Duran'a yoldaşlık yapan prenses değildir." Gülmeye devam ederek, saçlarını savuran rüzgâra karşı koşuyorlardı.

Ruz’un Savaşı

Ruz'un pusu kurarak ve gerisini temizleyerek geldiği, neredeyse iki güneş adımı olmuştu. Her yerde o güne dek görmediği büyüklükte bir ordunun geçiş izleri belli oluyordu. Ruz ve arkadaşları, üçer beşer gruplarla, iki yüz, üç yüz adım aralıklarla nöbet tutan rek askerlerini çok kolay temizliyorlardı. Ruz çok tedirgindi. Rekleri hiç bu kadar kolay avlamamıştı. Arkadaşları ile elli adım aralıklarla birbirlerini fark edecek şekilde ilerliyorlardı. Bir rek grubunu fark ettiklerinde etraflarını sarıyorlar ve oklarla işlerini bitirip yollarına devam ediyorlardı. Bir pusunun içine ilerliyor olmaktan kaygı duyuyordu Ruz.
İki saat içinde neredeyse böyle yirmi grup halletmişlerdi. Ruz'un birliğinin kamp yaptığı köye iyice yaklaşmışlardı. Etraf sakin ve boş görünüyordu. Hızla ilerlemeye elverişliydi. Ruz ve arkadaşı önde olmak üzere, tüm grup hızlanmıştı.
Ağaçların içinden çıkıp küçük bir açıklığa geldiklerinde, Ruz birden kendini yere attı. Etrafındaki, gerisindeki arkadaşları da onu izlediler. Açıklığın ağaçlarla birleştiği yerde yirmi kadar rek askeri sanki birilerini gözlüyordu. Pusudaymış gibi bir halleri vardı. Bir kısmının ellerinde yayları, bir kısmının kılıçları vardı. Ruz'un grubu onların yarısından daha azdı. Büyük bir gürültü çıkmadan oldukça canlı görünen bu grubu temizlemek mümkün değildi. Ruz bir ağaca tırmandı. Etrafındaki tüm savaşçılar onun komutunu bekliyorlardı. Ruz ağacın tepesine çıktığında, yirmi kişilik rek grubunun yirmi adım kadar önünde, yüz elli kişilik bir rek grubunu, pusuya yatmış beklediğini gördü. Ruz'un aklı karıştı. Önlerindeki yirmi kişilik rek grubu niçin büyük rek grubunu gizlice izliyordu. Niçin sağ ve sol kanatlarındaki son adamlar, bir yerden işaret bekliyor olmanın tedirginliği içinde gibi görünüyorlardı. Tam o sırada yirmi kişilik rek grubunun tepesindeki ağaçta kendine ok doğrultan bir rek gördü. Yayına oku koymasıyla, hedefe doğrultması, göz açıp kapayana kadar bir zaman aldı. Ama ağaçtaki rek onun bu hareketini görmüş, başındaki kasketi çıkarıp sallamaya başlamıştı. Ruz iyice şaşırdı. Dikkatle baktığında ağaçtaki rekin Raydım olduğunu gördü. Hızla aşağı indi. Raydım'ı gözden kaçırmıyordu. Raydım ağaçtan indi, aşağıdaki reklere bir şeyler söyleyip sürünerek Ruz'a yaklaştı.
Ruz, "Bu ne hal Raydım?" diye fısıldadı.
"Köyün etrafını çeviren şu öndeki büyük grup gibi, iki grup daha vardı. Onları hallettik. Bu en son grup. Diğerlerinin başlarına gelenlerden habersizler. Köydeki birliği onlar harekete geçmeden uyarmayı başardım. Şuradaki yirmi kişilik grup senin birlikten. Yok ettikleri reklerin elbiselerini giydiler. Ben de öyle."
Rek giyimli üç savaşçı elinde iki çuvalla Ruz'a doğru yaklaştı. Biri, "Nasılsın Ruz, elbiseler yakışmış mı? Size de getirdik. Acele edin. Rekler harekete geçmek üzere. Önlerinde altmış kişilik, onlardan habersizmiş gibi görünen, bizim birliğin kampı var. İşaretimizi bekliyorlar."
"Öyleyse," dedi Ruz, "bunları giymeye gerek yok. İşlerini bitirelim." Bir an durdu ve, "Asıl büyük ordu nerede?" diye sordu.
Rek giyimli savaşçılardan biri, "Buraya yaklaşık beş yüz kişilik bir güç bıraktılar ve hiç oyalanmadan Rüzgâr Tepesi yönüne doğru devam ettiler." diye cevap verdi.
Ruz, "Kaç kişilik bir güçtü bu ordu?" diye sordu.
Savaşçı, "Sayamayacağımız kadar büyük." diye yanıtladı.
Ruz, "Önünüzdeki grupta büyücü ya da devzul var mı?" diye sordu yeniden.
Savaşçı, "Çok yaklaşamıyoruz ama görünürde bir şey yok."diye cevapladı.
Ruz kendi grubuyla rek giyimlilerin bölgesine süründü. Tüm grubun başına geçtiğinde yumruğunu havada bir tur çevirdi ve tüm savaşçılar yaylarına oklarını takarak, hazır bir şekilde beklemeye başladılar. Ruz, Raydım'ı ağacın tepesine yolladı. Kamptaki gruba işaret verecekti. Raydım, Ruz'dan işareti alınca, kendi işaretini verdi. Kamptaki altmış kişi bir şeylerle meşgul oluyormuş gibi yavaş hareketlerle yan yana geldiler ve aynı anda Ruz, havadaki yumruğunu açtı. Yirmi dokuz ok aynı anda Ruz tarafından reklere doğru uçtu. Rekler böğürtülerle yere devrildiğinde ve diğerleri panik içinde sağa sola kaçışmaya başladılar. Kamp tarafından da, yaylarından salınan oklar hedeflerini buldu. Reklerin yarısı düşmüştü. Düşenlerin arasından bir büyücü ayağa kalkarak kılıcını çekti ve tüm reklere Ruz'u işaret etti. Aynı anda bütün rekler, Ruz'un üstüne doğru koşmaya başladı. Kamp tarafından yağan oklar ve Ruz tarafından giden oklar, altı kadar rekin üzerine çullanmasına engel olamadı. Ruz üzerine rekler çullanmadan önce, yirmi adım içinde, oklarıyla iki ve son anda savurabildiği kılıcıyla iki rek daha ancak halledebilmişti. Ruz'un kılıcı bir koluna yapışan iki rekin altında kalmıştı. Belinden kamasını çıkarıp birinin boğazına sapladı. Aynı anda bir rek, kılıcıyla bütün gücünü kullanarak Ruz'a bir darbe indirdi. Rekin kılıcı, Ruz'un kama soktuğu rekin başını parçalayıp, Ruz'un omzuna saplandı. O anda savaşçılar, Ruz'un üstündeki iki savaşçıyı doğramışlardı. Kılıçlı kolu serbest kalan Ruz, yattığı yerden, kılıcını, kendine kılıç saplayan reke savurdu ama o rek, Raydım'ın okuyla vurulmuştu bile. Arkadaşları onu ayağa kaldırdığında omzu kanlar içindeydi. Büyücü ve ardında ayakta kalan yirmi rek, Ruz'un üstüne ikinci kez atıldılar. Ruz, var gücüyle elinde kılıç, büyücünün üzerine doğru atıldı. Onun savurduğu kılıcı karşıladığı anda, büyücünün kafasının ortasından Raydım'ın oku ve sırtından da kamp savaşçılarının okları girmişti. Elinden kılıç düşmüş, dizlerinin üstüne çökmüştü. Sağ kalan birkaç rek, silahlarını atmış, teslim olmuşlardı. Ruz, elindeki kılıcı kaldırdı ve hiç düşünmeden büyücünün boynuna savururken haykırdı. "Bütün klanlar ve iyilik adına, kahrolacaksınız."
Büyücünün başı düşerken, Ruz’un kendisi de düşmüştü. Gözleri açıktı. Kamp bölgesindeki savaşçıların komutanı, Ruz'un en yakın arkadaşlarından Nek koştu. Ruz onun elini tuttu. "Şimdi göster maharetini Nek. Beni bir güneş adımı içinde ayağa kaldır. Sana güveniyorum. Daha çok işimiz var. Zena'yı savunmalıyız. Ordu onun üstüne gidiyor." dedi ve bayıldı. Nek etrafa emirler yağdırıyordu. Bütün savaşçıları bir kaygı sarmıştı.